Büyük müzisyen Thelonious Monk’a atfedilir; rivayettir ki “Caz nereye gidiyor?” diye sormuşlar ve cazın yüce rahibinden şu cevabı almışlar: “Nereye mi? Bilmiyorum. Belki cehennemin dibine gidiyordur. Hiçbir şeyi bir yere götüremezsin. O gideceği yere gider.”
Sevgili Levent Erseven, “Değişen dünyada müzik ve müzisyen” dosyası için bana yazma görevi verince, aklıma Monk’un bu cevabı gelmişti.
Monk’un söylemine koşut şekilde, geleceğe dair ahkam kesmenin anlamsızlığı vurgulanabilir ve soru geçiştirilebilirdi; kim bilir, böylesi daha akıllıcadır. Öte yandan, yaşamının orta yerine müziği yerleştirmiş bir insan olarak kayıtsız kalmam da mümkün gözükmüyor. Bu nedenden, hatasıyla, sevabıyla fikirlerimi yazıya dökmeye karar verdim.
Üstelik, bu sorunun ortaya konduğu günlerde son cildine kadar ilerlediğim, Frank Herbert’in Dune serisinin ana karakteri de bana ilham vermedi değil. Paul Muad’Dib, aldığı (bir çeşit halüsinojen olan) baharatın da etkisiyle doğaüstü yeteneklere kavuşuyor ve geleceği görebiliyordu. Daha doğrusu, çok sayıda olası gelecek arasından en olası olanları görebiliyor, seçimleriyle onları daraltıyor ve bir anlamda geleceği yaratıyordu. Muad’Dib, yakın gelecekte insanlığın yok olacağını görmüştü. Bu geleceği engellemek için, Altın Yol adını verdiği bir çözüm üretmiş, gereğini yapma işini ise oğluna, Leto II’ye bırakıyordı. İnsan türünün kurtuluşu, kozmik kabilelerin evrenin birbirinden uzak köşelerine hicret etmesindeydi.
Peki, Muad’Dib’in çözüm önerisi, yani Altın Yol, Erseven’in sorusuna verilecek cevaba ışık tutabilir mi? Anlatmayı deneyeyim…
Durum gerçekten de çok mu kötü?
Cevap: “İyi gözükmüyor”. Bu yeni bir durum da değil. Müziği üretenlerin durumu uzun süredir iyi değil. Iyi değil çünkü gelir kaynakları azaldı.
Müzisyenlerin çoğunluğu kayıttan para kazanmıyor; tersine para kaybediyor. Plak dönemi iyiydi; plakları sattıkça pay alıyorlardı. CD döneminin başında da durum iyi sayılırdı; ta ki 1991’de mp3 standardı, 2001’de Torrent protokolü üretilinceye kadar. Tabuta son çiviyi ise dijital müzik servisleri çaktı. Müzik, karşılığı ödenmeden dinlenmeye başladı; ya da artık dinleyicinin ödediği bedelin çok küçük bir bölümü müzisyene gidiyordu. Yani müzik, tüketici için erişilebilir oldukça, müziği üretenlerin gelirden aldığı pay azaldı. Bu durumun iyiye gideceğine dair herhangi bir belirti de yok.
Öte yandan kayıt ve prodüksiyon teknolojilerinin stüdyo tekeli dışına çıkması, isteyen herkesin müziğini kaydetmesine olanak tanıdı. İnternetin sağladığı olanaklarla müzik eğitimi üzerindeki tekelin kalkması, profesyonel yetkinliğe sahip müzisyen sayısında dramatik bir artışa neden oldu. Bu iki gelişme bir arada, dinleyicinin erişimine sunulan müzik, takip edilemeyecek derecede çoğaldı. Anlayacağınız rekabet, müzisyeni, özellikle iyi müzisyeni tehdit eder duruma geldi.
Benim şahsi kanaatim olmanın ötesinde, yenilerde üretilen müzik, uzun süredir dinleyiciyi tatmin etmiyor. Dijital müzik servislerinin sağladığı dinleme verisi bunu doğruluyor; öyle ki, paranın çoğu bu dünyadan göçenlerin hesabına akıyor.
Gelelim, iyi müzisyenin hayatını idame ettirmekte zorlanmasına neden olan en yıkıcı etmene: Dünya sadece siyasal açıdan değil onun bir yansıması olarak, kültürel açıdan da vasatların hakim olduğu bir gezegen haline geldi. Üretilenlerin çoğunluğu, vasatlar tarafından vasatlar için üretiliyor; her alanda olduğu gibi endüstüriyel müzik, ortalama kültür seviyesine ve beğeniye sahip insanları hedefliyor uzun süredir. Zaten dinleyici yorulmak istemiyor; eğlenmek, çoğunlukla da uyuşmak ona yetiyor. Hatta dinlemek de değil derdi; müzik sessizliği, boşluğu doldursun yeter; çoğunluk için müzik arka planda aksın yeter. Ne de olsa sessizlik ürkütüyor insanı.
Tabii tüm bunlara bir de olası tüm melodilerin, ritmlerin, armoni dizilerinin neredeyse tamamının üretildiği, yeni bir müzik üretmenin zorlaştığı gerçeğini ekleyelim; durumun vahameti daha belirgin hale gelecektir.
Bu kadarla kalsa yine iyi; içinizi karartmak için diğer gelir kaynaklarının nasıl tükenmeye yüz tuttuğunu da sıralayayım. Yenilerde yapılan bestelerden çok azı başkaları tarafından çalınıyor; müzisyen ne kazanıyor ki başkasının bestesi için telif ödeyebilsin. Sınırlı sayıdaki müzik okuluna kapağı atanlar şanslı ama diğerleri için özel ders verme imkânı da bitti bitiyor; internet müzik yapmayı öğrenmek isteyenler için sınırsız kaynak sunuyor.
Bir zamanlar film ve reklam endüstrisi için üretilen müzik de müzisyen açısından iyi bir gelir kaynağıydı ancak bu kaynak da yakın zamanda tükeneceğe benziyor. Bir süredir hepimizin aklını kurcalayan yeni bir düşman var, kuzu postuna bürünmüş bir kurt: Yapay Zeka. Vasatın gücünün her şeye yettiği bir dünyada, film ve reklam endüstrisinin ihtiyaç duyduğu müziğin neredeyse tümüyle yapay zeka tarafından üretileceğini öngörmek Için âlim olmak gerekmiyor.
Video, radyonun parlaklığını azaltmıştı ama yıldızını tümden söndürememişti oysa insanın kendi eliyle ürettiği teknoloji (internet ve onun yan ürünleri), en azından müzisyenin; hepsinin olmasa da çoğunun işini elinden almaya aday gözüküyor.
Yapay Zekâ konusuna ayrı bir paragraf açmak lazım. Karmaşıklaştırmaya gerek yok, neticede bir programdan ve onu besleyen veriden bahsediyoruz. Aslını sorarsanız sadece bir araç olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak tüm araçlar gibi, yapay zekâ kullanımının neticesini amaç belirliyor. Bugüne kadar üretilen diğerleri gibi, yapay zekâ programları da sadece müzisyenlerin ya da müzik profesyonellerin kullanımına açılmış olsaydı, zaten çoğumuzun haberi dahi olmayacaktı. Sorun, başından sonuna -öyle ya da böyle- müzik üretebilme kapasitesine sahip bu aracın herkesin hizmetine sunulmuş olmasında. Bu lütufu bir çeşit demokrasi ya da fırsat eşitliği gibi görebilirsiniz ama durum o kadar da basit değil. Yapay zekâ programı, evlere giren enstruman gibi bir araç olsaydı, merak buyurmayalım, çoğunluğu çöplüğü boylayacaktı; kendin çal kendin eğlen, bir yere kadar.
Vasatlıkla beraber kibir ve küstahlık da insanlık kültürünü ele geçirdi. Şiyir yazarı şayir karakterinde milyonlar, yapay zekâ ile ürettikleri eserlerini uzun süredir internete yüklüyorlar; seçme ve eleme işini her geçen gün daha da zorlaştırıyorlar. Eğlensin insanlar, mutlu olsunlar diyebilirdik ama dijital müzik platformlarının aynı yöntemle elde ettikleri parçaları çalma listelerine iteledikleri, hatta insan-olmayan sanatçılar ürettikleri, hatta ve hatta bu var olmayan insanlar için ortama biyografiler sızdırdıkları ortaya çıkınca, yaşadığımız alemin bir çeşit distopyaya doğru evrildiğinden ürkmeye başladım.
Genelde kültür özelde müzik dünyasının karakteri uzun süredir böyleydi diyebilirsiniz. Haklısınız; vasat da, muzak da, pespayelik de her zaman vardı. Çoğunluk, vasatı dün de besliyordu, bugün de besliyor. Ancak sorun şu ki iyi olan artık beslenmiyor, yaratıcılığın filizlenmesi için gerekli olanaklar tükeniyor; çünkü onları beslemesi gerekenler bunu nasıl yapacağını bilemiyor. Platformlara verdiği para onlara ulaşmıyor, fiziki medya satın alarak da yapamıyor çünkü artık üretim durdu. Hani yakınında bir yerlerde konserleri olsa, onlara gitsinler diyeceğim ama sevdikleri, gönül verdikleri sanatçıların büyük çoğunluğu uzakta; yakınlarına gelseler de her geçen gün daha da artan bilet fiyatlarına güçleri yetmiyor. Neticede kalite zenginin, güçlünün derdi değil; onu, sahip oldukları ellerinden günbegün alınan azınlık kafaya takıyor.
Şimdi diyeceksiniz ki müzisyenin hiç mi kabahati yok? Var tabii ki. Yapay zekâ araçlarıyla üretilmiş bir şarkıyı, bildiğimiz anlamda geleneksel araçlarla, işitilen seslerin çalgılar tarafından üretildiği, gerçek bir insanın söylediği bir şarkıdan ayırt edememeye başladıysak, bu durumu yapay zekânın başarısından çok organik üretimin klişeleşmiş olmasına bağlamak, çoğunlukla bana doğru geliyor. Sanki müzik uzun zaman önce doğallığını kaybetmişti ve biz bu noktaya bir anda gelmedik, müziğin üretimini adım adım yapay araçlara teslim ettik ve sonunda çerçeveyi çizmek hariç insanın dahil olmadığı bir üretim biçimini yarattık. Roger Waters haklı, “bu canlı türü kendini eğlendirerek yok etmiş.”
Çok mu karamsarım? Muad’Dib’in hayalini gördüğü gibi bir çıkış yok mu gerçekten? Onu da dilim döndüğünce anlatayım; anlatayım ama yazının başında yaptığım alıntıyı da hatırlatayım: “Müzik belki de cehennemin dibine gidiyordur.”
Muhtemel bir altın yol var mı?
Bilmiyorum ama kafamda uçuşan fikir parçacıkları da yok değil.
Bir süre önce, müzik yazarı Mark Stryker’ın Twitter hesabında paylaştığı, efsanevi trompetçi Lee Morgan’ın, trajik ölümünün hemen öncesinde verdiği son röportajını okumuştum. Bu derece belagat sahibi olduğunu bilmezdim, Morgan, cazın o günkü görünümü üzerine önemli ve ağırlığı olan sözler sarf ediyordu. Altını çizdiğim bir cümleyi buraya alıntılıyorum: “Sadece belirli bir azınlığa hitap eden bir şey yapıyorsanız, o zaman bu müziği sevenler onu desteklemelidirler.”
Kurtuluşun olmasa da, direnmenin yolu bana kalırsa bu tespitten geçiyor. Hani yukarıda, iyi olanı, yaratıcılığı beslemesi gerekenler, bunu nasıl yapacağını bilemiyor demiştim ya, işte o azınlığın çabalaması gerekiyor. Nasılını anlatayım.
Eğer tespitlerimde haksız değilsem, yakın gelecekte iyilerin kendilerini vasattan ayrıştırması, dinleyicisine erişmesi imkânsıza yakın hale gelecek. Sermaye kolay kâra doğru akar; müzik endüstrisinin köpekbalıkları, oportünist yaklaşımlarından bir adım farklı davranmayacaklardır. Kontrol edebilecekleri sanatçıları (üreticileri diye de okuyabilirsiniz) seçip, devasa piyasa kontrol ve etkileme araçlarıyla onları parlatmaya ve aynı zamanda yapay yöntemlerle ürettikleri müziği de yaymaya devam edeceklerdir; buna şüphe yok. Bu stratejiye uymayanın, uymak istemeyenin de o alemde kendine yer bulabilmesi, takdir edersiniz, mümkün olmayacaktır. Hayat akar, Darwin hep haklı çıkar.
Peki, küresel ölçekte yükselmek zorlaşacak da bunu yerel ölçekte başarmak mümkün mü? Kuralların yerelde farklı olacağına dair bir emare göremiyorum; tersine süreç bizde daha nezaket yoksunu bir şekilde ilerleyecektir. Zontalık açısından dünyanın gerisinden daha iyi durumda değiliz neticede.
Durum bu kadar kötüyse, geleceğin müzisyeninin bir tarifini yapabilir miyiz? Serbest uçuşa geçiyorum.
Müziğin başladığı yere geri döneceği, yani hem maddi hem de manevi mesafenin, yaşam biçimimizin sınırlarını belirlediği zamanlara geri döneceği kanaatinde ve beklentisindeyim. Müzik sokakta; mahalledeki kulüplerde; kuluçka merkezi gibi işlev görecek, kuytulara saklanmış salonlarda; müzisyenin yaşadığı şehrin ya da ülkenin konser salonlarında canlı olarak yapılacak. Yapılıyor zaten diyorsunuz biliyorum ama daha çok yapılacak. Tabii ki teknolojik zımbırtılar da, yapay zekâ da kullanılacak ama tüm bunlar birer araç işlevi taşıyacaklar; müzisyen seyircinin önünde, canlı şekilde icra edecek. Darwin haklılığını bir kez daha kanıtlayacak; işini iyi yapan, müziğini iyi icra eden yaşamaya devam edecek.
Bir anlamda müzisyen, dinleyicisinin kendisine gelmesini beklemeyecek, turneye çıkacak, ayağına gidecek; hünerlerini kanlı canlı sergileyecek ama en önemlisi, dinleyicinin bu müziği başka türlü dinleyemeyeceğini kanıtlayacak. Zorlu bir süreç, farkındayım ama profesyonelliğin tanımı da değişecek; müziği yapanların büyük çoğunluğu yırtıncaya dek ek iş yapmadan hayatlarını idame edemeyecekler. Tevellütü yetenler, gündüz itfaiyeci, muhasebeci, kasap, akşam futbolcu nitelikteki oyunculardan kurulu İzlanda’nın nasıl futbol oynadığını, bizim profesyonellerden kurulu milli takımımızı nasıl perişan ettiğini hatırlayacaklardır.
Modern iletişim teknolojilerini ve sosyal medyayı doğru şekilde kullanması gerekeceğini söylememe bilmem gerek var mı? Onsuz bir yaşam yakın gelecekte mümkün gözükmüyor. Eh, yeter miktarda pazarlama ve finans da bilmeleri gerekir sanırım.
Bu tasavvurda müzisyenin göstereceği değişim kadar önemli bir husus daha var: Dinleyici de değişecek, dünyanın tamamını kurtarmanın mümkün (hatta gerekli) olmadığının farkına varacak. Değişmezse, çaba göstermezse, kendisine sunulanla yetineceğinin farkında olacak. Uzun zamandır önemsizleşen eskinin fan kulüpleri canlanacak; dinleyici, gerçek hayatta ve/veya sosyal medyayı kullanarak kendisi gibilerle bir araya gelecek, bir arada duracak, kanaat önderlerini, yazarları, eleştirmenleri takip edecek, süperfan gibi davranarak sevdiği sanatçıları maddi ve manevi olarak destekleyecek. Hatta kendi konserini, festivalini kendisi düzenleyecek.
İyi müzik, böylelikle kötüden ayrışacak, yaşamaya devam edecek. Varsın, çoğunluk ya da başkaları onları tanımasın; dinleyicinin kendi müzisyenleri var olacak. İyi müzik, binlerce yıl öncesinden yakın zamanlara kadar olduğu şekilde, lokalde yaşamaya, büyümeye devam edecek.
Ne dersiniz, başka türlü bir dünya mümkün mü? Altın Yol mümkün mü?
Muad’Dib gibi davranırsak mümkün…
Belki…
Turgay Yalçın – Dark Blue Notes Editörü












