Mert Göçay, Nemrud ile hayata geçirdiği müzikal vizyonunu, notaların ötesindeki felsefi katmanlarla birlikte aralıyor. 70’lerin Progresif mirasını modern bir estetikle harmanlayan grup, insan doğasının karanlık dehlizlerinden evrensel bir özgürlük arayışına uzanan dramatik bir hikâye kurguluyor. Bülent Seyitdanlıoğlu ve Bengi Dolgun; görsel sanatlarla beslenen albüm konseptlerinden, dijital çağın dayatmalarına karşı sergilenen sabırlı duruşa kadar, türün Türkiye’deki varoluş mücadelesini Stüdyoİmge okurları ile de paylaştı.
Geçtiğimiz ay Radyo ODTÜ’de Kulak Misafiri’nde, dinleyicilerimizi kozmik bir yolculuğa davet etmiştik. Yanı başımızda ise, Türkiye’de Progresif Rock denilince ilk akla gelen isimlerden biri vardı: Nemrud grubunun kurucusu ve lideri Mert Göçay’dı bu isim.
Nemrud, Türkiye’nin Progresif Rock sahnesinde özel yeri olan bir grup. İlk albümünü 2010 yılında yayınlayan grup, Progresif Rock türünde evrensel bir ses örgüsüyle epik bir anlatımın izini sürüyor; ortaya çıkan albümlerin her biri kayda değer…
Ses örgülerinde 70’ler Progresif Rock ruhunu görmek mümkün Nemrud’un. Tabii ki bunu yaparken modern ve güncel dokunuşlar katkı sağlıyor bu ses örgüsüne.
Yine Mert Göçay, bir müzisyen olmanın ötesinde, bir anlatıcı olarak nitelendirilebilir ortaya çıkan ses örgüsünde. Zamanın ötesinden gelen sesleri bugünün ruhuna işleyen bir yol gösterici gibi.
Söyleşimiz boyunca Rock’ın altın çağından, Nemrud’un ilham kaynaklarına, Türkiye’de Progresif Rock yapmanın anlamına; tutkudan sabra, bu topraklardan dış dünyaya uzanan pek çok konuyu konuştuk.
Ama belki de en çok, Progresif Rock’ta başlı başına bir figür olan Alman ekolünden ve Eloy’un açtığı kozmik kapılardan söz ettik.
Söyleşide hemen yanı başımda Kulak Misafiri’nin bir diğer yarısı Bengi Dolgun var.
Radyo mikrofonlarının sıcaklığıyla başlayan bu sohbeti şimdi satırlara taşıma zamanı…
Ama öncesinde 2025’in Kasım ayında yayınlanan ve halen tazeliğini koruyan At The End Of The Day albümünü açan şarkı The Fate’i buraya bırakalım…
• Bankacılık gibi bir sektörden geliyorsun ama Rock’n’Roll dolu bir eve doğduğunu biliyoruz. Progresif Rock gibi bu topraklara uzak bir türe nasıl bulaştın? Bunda Akmar Pasajı ve bu pasajın simge ismi güzel insan Apaçi Ayhan’ın katkısı nasıl oldu? 2016 yılında yitirdiğimiz bu güzel abimizi de burada analım bu vesileyle.
• 90’lı yılların başladığında, 16-17 yaşlarında bir arkadaşımın üstünde yazı olmayan bir kaset vermesiyle başladı her şey. Dinlediğim şeyin etkisinden çıkamamakla birlikte, mutlaka daha çok bilgi edinmeli ve daha fazla grubu keşfetmeliyim motivasyonu hemen oluştu bende. Henüz internet olmadığı için araştırmayı bizzat kendim yürütmem gerekiyordu.
Bakırköy’de benim gibi müzik tutkunu gençlere abilik yapan rahmetli Eloy Hakan’ın artık senin bir üst kademede ermiş bir kişiye gitmen gerekiyor demesi ile birlikte Akmar Pasajı’nda Apaçi Ayhan ile tanıştım. Benim gibi ruhu Progresif Rock’a aç birini görüp ve aynı müzik tarzından hoşlandığımızı fark edince ikimiz için de çok özel bir dostluk kuruldu. Ve yaklaşık 20 yıl boyunca her fırsatta müzik üzerine sohbetler yapıp, uzun saatler boyunca da müzik dinledik.

• Apaçi Ayhan deyince hemen Alman Ekolü diye de belirtmek gerekiyor. Bu bağlamda hangi gruplar vardı senin yolculuğuna eşlik eden?
• Müzikal yolculuğum benim sizinle bahsettiğim gibi Rock dolu bir evde büyümüş olmamdan kaynaklanıyor. Kırılma anım ise ilk soruya verdiğim yanıttaki o kasetin elime geçmesi ve onu dinlememle bende yeni bir müzik algısı oluşmaya başlamasıyla oldu. O kasetin içinde Eloy vardı. Yani Alman Progresif Rock grubu.
Apaçi Ayhan ile tanıştığımda da onun en sevdiği grubun Amon Düll ile birlikte Eloy olduğunu duyunca çok şaşırmıştım. Ondan sonra zaten çok senkronize olmaya başladı. Onun bana aktardığı bilgiler, albümler, benim kafamda oluşan müzik algısı çok paralel ilerlemeye başladı. Tabi şimdi Alman ekolü deyince uçsuz bucaksız bir deniz. Şimdi bahsetmediğim gruplar olur.
Ben sonra üzülürüm ama ilk çırpıda aklıma gelenler işte Eloy, Jane, Novalis, Wallenstein, Grobschnitt, Amon Düll gibi gruplar. Yani bu say say bitmez. Bende bu anlamda sizleri şimdi iki parça seçtim. Hem Ayhan ağabeyin anısına bu şarkıları dinlersek çok da mutlu oluruz.
• Şimdi söze birazcık ara verelim ve bu bahsettiğin şarkıları dinleyelim o zaman… Önce
Jane – Daytime… Ardından, Embryo – King Insano…
• Alman Ekolü deyince sevgili Apaçi Ayhan’ın sevdiği bir başka grup daha var… Söyleşimize devam etmeden o grupdan da bir şarkı dinleyelim ve Apaçi Ayhan’ı da bu vesileyle bir kez daha saygıyla analım… Amon Düül, Kulak Misafiri’nde ve Archangel Thunderland’ı dinleyelim ve sonra söyleşimize devam edelim…
• Yine bu dönemde çok güçlü bir grup çıkıyor karşımıza değil mi? Aslında Frank Bornemann ve Eloy diye bir parantez de açabiliriz. Bu grubun da kariyerinde önemli bir yeri var…
• Kader ağlarını enteresan bir şekilde ördü. Yani Ayhan ağabey, ben, Frank Bornemann ve Eloy, Nemrud’un hikâyesenin parçası oldu aslında. Yani Ayhan ağabeyden bana geçen Eloy aşkı, benim Frank Bornemann‘la 2007 yılında tanışmam, onunla müzik üzerine uzun uzun sohbet yapmam vesilesiyle aslında şöyle enteresan bir şey olmuş ki, Frank Bornemann beni müzisyen zannediyordu ben o sohbeti onunla yaptığımda.
Çok uzun saattir sohbet ettik stüdyoda. Bana ya senin müzik grubunun neydi, dinleyeyim ben sizi diye bir şey söyledi. Ben dedim, ben memur adamım, bankada çalışıyorum, müzikle bir alakam yok dediğimde inanamadı bana, sen nasıl olur da müzik yapmıyorsun, bu kadar detaylı şeyleri bana soruyorsun, bu kadar ilgilisin, senin müzik yapıyor olman lazım, hiç mi gitar çalamıyorsun, hiç mi bir şey yapamıyorsun dedi.
Dedim ya birazcık gitar çalmışlığım vardı eskiden, hemen orada duran bir gitarı verdi bana, biraz çal bakayım dedi, ne kadar çalabiliyorsun. Ben de böyle bir iki baktım, hatta böyle Eloy’dan bir şey çalmaya çalıştım… Yani tamam dedi, bu iş olmuş, sen bence müzik yap dediğinde, benim için de bir başka kapı daha açılmış oldu.
• Eloy dedik isterseniz yine söze bir ara verelim ve Eloy demişken Eloy’dan bir şarkıyla devam edelim… Grubun 1976 tarihli Dawn albümünde yer alan bir şarkı… Kozmik temalı bir albüm ve grubun alamet-i farikalarından birisi diyebiliriz dinlemeye başlayacağımız şarkı için…
• Eski mesleğinin müziğine, üretim süreci ve disiplinine katkısı oldu mu? Bugün dönüp geriye baktığında iki kariyeri nasıl değerlendiriyorsun? Bankacılığı özlüyor musun?
• İki farklı uç, birbirleri ile hiç alakası yok. Ancak uzun süre yapmış olduğum bankacılık deneyimlerim, müzisyenliğin üzerinde bana çok pozitif etkileri oldu açıkçası. Şimdi müzisyen olarak biraz böyle duygularımızla hareket etmeyi, bazen böyle coşkuyla iş yapmayı seven bir tarafımız var. Ancak benim iş hayatımdan çıkmış olmamla bizim Nemrud çalışmalarımız, birazcık böyle öz disiplin, zaman yönetimi, başladığımız işi bitirmek, göreve sahip çıkmak, biraz daha planlı programlı çalışmak gibi temel unsurları Nemrud’un içerisine çok güzel yedirdik aslında.
Ben tabii geri dönüp baktığım zaman iki kariyerini de yani tatmin olmuş bir şekilde yaşıyorum o duyguyu. Yeterince memurluk yaptım, çalıştım. Farklı kurumlarda, farklı insanlarla, farklı rollerde. Müzik benim için bir tutkuydu. Sadece bir hayal kuruyordum acaba olur mu diye. Nemrud’u kurduğumda bu bir hobi haftada bir gün belki iki gün arkadaşlarımla stüdyoda bir iki şey çalarız, evimize mutlu döneriz diye düşünmüştüm.
Bugün Nemrud’un gelmiş olduğu nokta beni çok mutlu ediyor. Bu anlamda içimde çok tarifi mümkün olmayan bir huzur var. Bankacılığı özlemiyorum. Oradaki mesaimi doldurduğumu düşünüyorum. Ama müzisyen olarak mesaim devam ediyor.
• Son albümün ismi At The End Of The Day oldukça derin bir anlam içeriyor. Neden bu isim ve gerek anlam gerekse müzik olarak diğer albümlere göre ne gibi farklar ve yenilikler içeriyor bu albüm?
• Nemrud bugüne kadar çıkarttığı dört albümde de konsept bir hikâyeyi anlatıyor. Yani Nemrud albümlerini başından sonuna kadar dinlediğinizde aslında bir öyküyü size anlatırken müziklendiriyor.
Bu son albümde, At The End Of The Day‘de açıkçası böyle biraz insanın doğası, mücadele, insanların, toplumların yozlaşması, birazcık karanlık ve yoğun bir hikâye anlatıyor aslında. Albümün sözlerine de bakacak olursak tekrarlanan temalar, içsel çatışmalar, ahlaki yozlaşmalar bunlardan bahsederken nihayet bir sona doğru gidişatımız olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Biraz tabii içinde bulunmuş olduğumuz ortamın da etkisiyle birazcık bunlar ortaya çıkıyor. İşin, albümün anlam, boyutu böyle.
Müzikal olarak ise diğer albümlerden biraz daha farklı bir albüm bu. Şimdi zamanı geçtikçe, birlikte müzik yaptıkça hepimizin, Nemrud üyeleri olarak, müzikal olarak yaklaşımları zaman içerisinde değişiyor. Şimdi açıkçası biraz daha olgun bir albüm olduğunu düşünüyorum diğer albümlere kıyasla.
Ne yaptığımızı bilerek stüdyoya girdik. Ne çıkartmak istediğimizi, hayal ettiğimiz bir şeyi direkt canlı hale döndürdük. Daha zor bir süreç geçirdik açıkçası kayıt anlamında. Çünkü uzun pasajları olan şarkılardı bunlar. Kayıt aşamaları hepsinin öyleydi. Daha sonra biz bu parçaları parçalara bölmek zorunda kaldık plaklarda.
Plağın A, B, C, D yüzlerine sığsın diye. Ama normalde biz bu parçaları aslında tek bir parçaymış gibi kaydettik. Bütün hikâyesi, güzelliği aslında o. Yani albümün başından sonuna kadar dinleyen birisi çok rahat bir şekilde zaten o temaları anlayacaktır. Tekrarlanan o sözler, tekrarlanan bazı temalar, temaların farklı şarkılarda farklı şekilde söylenmesi vs. gibi. Bu da dinleyiciyi birkaç defa dinlemeden sonra hakikaten kendi dünyasının içerisinde bir karaktermiş gibi yerleştirme imkânını sunuyor.
• O zaman biz de sevgili Mert Göçay’ın kaldığı yerden devam edelim ve iyi ki Nemrud ile bu heyecanlı serüvenine başladın diyelim ve son albüm At The End Of The Day’den sesler duymaya devam edelim… Topluluk çok çok uzun bir aradan sonra geçtiğimiz yılın sonlarında bir albüm yayınladı. Albümün ismi At The End Of The Day… Önce Open Your Eyes ve ardından Keep On Slay… Radyo ODTÜ’de Kulak Misafiri’nde Nemrud ile birlikteyiz…
• Albümün ismi At The End Of The Day oldukça derin bir anlam içeriyor. Neden bu isim ve gerek anlam gerekse müzik olarak diğer albümlere göre ne gibi farklar ve yenilikler içeriyor bu albüm?
• The End of Today kayıtları bizim için oldukça zor oldu. Biliyorsunuz ben Hamburg’da yaşıyorum, Almanya’da. Levent Candaş Bodrum’da yaşıyordu o dönemlerde. Mert Alkaya İstanbul’da yaşıyordu. Bizim bu kayıtları yapabilmemiz için İstanbul’da bir araya gelmemiz gerekiyordu.
Biz bu kayıtları yaparken Covid salgınının en yoğun olduğu dönemlerdi ve sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Biz o süreçte sabah saat 10-11 gibi stüdyoya gidip yasak saati yaklaşana kadar çalıp sonra dağılıyorduk. Tabii gün içinde bu kadar yoğunken bir taraftan bizim stüdyoya gidip gelen arkadaşlarımız, dostlarımız hem o korona riskini hep böyle yaşıyorduk. Maske takarak kayıt yapıyoruz. Herkeste maskeler var. Derin bir ortam vardı açıkçası. Son derece sterilize olduğunu söyleyebilirim.
Bu müziğe nasıl yansıdı? Müziğe çok yansımadı elbette. Müzik çünkü çok sterilize değil. Müzik insan tarafından yapıldığı için ve ben kişisel olarak en azından şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Ben mükemmel prodüksiyonlardan kusursuz müzik işlerinden birazcık imtina ediyorum. Çünkü insan dediğimiz varlık kusurlu bir varlıktır. İnsandan çıkan şeyin de az da olsa kusurlu olmasının son derece doğal olduğunu düşünüyorum. Nemrud’un müziği de böyle.
Zaten müzik subjektif bir şey, beğenirsiniz beğenmezsiniz o ayrı bir şey. Yani bir insan tarafından yapıldığının ispatı olan bir ayrım olmasını hep istedik. Bugüne kadar yaptığımız bütün işler hep böyleydi. Bizim için en büyük zorluk farklı yerlerden gelip orada hemen çabuk işlem yapıp tekrar sonra dağılmamız gerekiyordu. Bizim için zorluk bu aşamada buydu.
• Evet; sevgili Mert Göçay albüm kapağı görsel olarak çok güçlü; albümün görsel dünyasını nasıl oluşturdunuz?
• Albümün içinde kişilerin kendi içsel çatışmalarını, başa çıkmak zorunda kaldığı kendi duygusal yaralarını anlatıyor. Bir taraftan da insanın kendi korkuları, pişmanlıkları, nefretleriyle mücadele etmesini sıklıkla dile getiriyor.
Aslında burada insanın kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir savaş halinde olduğunu anlatmaya çalıştığımız bir albüm bu. İnsanlar maalesef sahte ve yıkıcı bir yol izliyorlar. Toplumsal olarak böyle bir çöküş dönemindeyiz, ahlaki olarak da. Şimdi kaçınılmaz bir sona doğru yaklaştığımızı düşündüğümüz için bu bizim müziğimizin o karanlık tonlarını ortaya çıkarttı. Şimdi insanın o bencil, açgözlü, zarar verici duası, işte biz bunu eleştiriyoruz.


Bir taraftan da insanın kendi içinde ya da çevresindeki trajedileri, güçsüzlüğünü ve çaresizliğini görmek istedik albümün kapağında. Ben, çocukluk arkadaşım Harun Sönmez, bizim Nemrud’un kuruluşunda da olan bir müzisyendir. Bizim ilk iki albümümüzün tasarımını da o yapmıştı. Ona anlattım ben böyle bir konsept var, böyle bir şey düşünüyorum. Yani albümün konsepti olarak böyle bir şey düşünüyorum diye.
O kendi dünyasında bunu bu şekilde yansıtmış. Ve çok çok çok iyi oldu bizim için. Çünkü mesela albümde sıklıkla geçen slay kelimesi, hani bir çeşit bir isyan, karşı çıkma isyanı gibi aslında onu kullandık. Şimdi bu isyan hem kendi içsel şeytanlara hem de dünyadaki bütün adaletsizliğe karşı, acaba bu isyanın sonunda da bir tür özgürlüğe ve yeniden doğuşa inanabilme umudu var mı, düşüncesi vardı.
Kapağa baktığımız zaman da işte bu içsel şeytanlar, işte adaletsizlikler yani öyle bir canlılar, kuru kafalar ama sizin gittiğiniz yön aslında bir nevi özgürlüğe, huzura, mutluluğa doğru gidebilme inancı.
• Kulak Misafiri’nde bir 60 dakikanın ve yavaş yavaş söyleşimizin de sonuna geldik çok teşekürler ediyoruz biz Mert Göçay’a…
• Yurt dışındaki Progresif Rock camiasında bilinen ama ülkemizde pek adı bilinmeyen Nemrud grubuna yer verdiğiniz için çok teşekkürler ediyorum…
• Bu arada sevgili Apaçi Ayhan ve Eloy Hakan’ı da burada saygıyla analım…
Fotoğraflar: Cem Gaygusuz
Nemrud grubunun albümleri









