İstanbul’dan dünyaya açılan The Ringo Jets, on yılı aşan müzikal yolculuklarını ve sanatlarını anlatıyor. Disiplinli üretim süreçlerinden uluslararası sahnelere uzanan grup, çiğ ve samimi Rock tınısının peşindeki serüvenini Mine Gürevin ile paylaşıyor.
Bir grubun kimliğini anlamak için diskografisine bakmak yeterli gelmeyebilir. Şarkıların süresine, albümlerin tarihine ya da tür etiketlerine de takılmamak gerekir. Asıl cevaplar çoğu zaman sahnenin kenarında, prova odasının ortasında ya da bir bakışın, bir suskunluğun içinde saklıdır. Kim söze girdiğinde diğerinin durduğunu, kimin geri çekildiğinde kimin öne çıktığını, hangi anda müziğin karar verdiğini orada görürsünüz.
The Ringo Jets esasen bu türden bir grup. Müziği tek tek bireylerin değil, birlikte oluşun sonucu olarak şekillenen, düzenli bir planla değil, anlık reflekslerle ilerleyen bir yapı. Bu yüzden onları anlatırken “sound” kadar “ilişki”den, “şarkı” kadar “dinleme biçimi”nden söz etmek gerekir.
Grubun omurgasını Tarkan Mertoğlu, Deniz Ağan ve Lale Kardeş oluşturuyor. İki gitar arasında dolaşan vokaller, ritmi sadece taşımayan ama yönlendiren bir davul anlayışı ve her an birbirine temas eden üç ayrı karakter… Dinleyince farkediyorsunuz ki, The Ringo Jets’te roller akışkan. Şarkıdan şarkıya, sahneden sahneye yer değiştiriyor. Bu geçişkenlik grubun enerjisini tek bir merkezde toplamak yerine sürekli hareket halinde tutuyor.
Tarkan’ın gitar yaklaşımı daha doğrudan, sert, ne yaptığını bilen, çizgisini net çizen, mesafesini koruyan bir disiplinle konuşuyor. Deniz’in tonu melodinin peşinden giden ama asla yerinde saymayan bir yürüyüşe sahip. Blues’a göz kırptığı anlar kadar, o güvenli zemini bilinçli olarak terk ettiği renkli çıkışlar da var. Lale’nin davuluysa zamanı tutan bir omurgadan ziyade şarkının yönünü değiştiren, vurgusunu kaydıran, anlatıyı cesurca ileri iten aktif bir anlatıcı gibi çalışıyor. Bu üç yaklaşımın ortak noktası benzeşmekten geçmiyor. Birbirine alan açmaktan geçiyor. The Ringo Jets’te müzik, kontrol edilen bir yapıdan çok sahnede birlikte verilen reflekslerin toplamı gibi işliyor.
Blues, Rock’N’Roll, Psychedelic dokular, Garaj geleneği ve Anadolu Pop’tan gelen melodik izler… Bunlar bir reçete gibi yan yana dizilmiyor. Yıllar içinde dinlenmiş, içselleştirilmiş ve sahnede kendiliğinden ortaya çıkan referanslar olarak var oluyor. Grup için müzik, “Ne yapalım?” sorusu gibi yankılanmıyor. “Nasıl hissediyoruz?” üzerinden şekilleniyor. Belki de bu yüzden onları, belirli bir döneme ya da modaya sabitlemek zor.
Bir de mizah var. Sahnedeki ciddiyetin arkasında, prova odasında kurulan o görünmez bağ. Bir bakışla anlaşmalar, yersiz kahkahalar, aniden dağılan cümleler… Uzun süre birlikte üretmenin getirdiği o ortak dil. Bu mizah, grubun müziğinde doğrudan duyulmasa da enerjinin sürekliliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri.
Bugünden geriye bakıldığında Milano’da alınan ilk kayıtlar, Avrupa konserleri, kulüp sahneleri, festival deneyimleri, İngilizce dönem, Türkçe üretimler, EP’ler ve albümler arasında net bir çizgi çekmek zor. Ama tüm bu durakları birbirine bağlayan tek bir şey var. Kendi yönünü kendisi tayin etme isteği.
Şimdi sözü The Ringo Jets’e bırakıyoruz. Tamamlanmış bir hikâyenin değil; hâlâ hareket halinde olan, hâlâ dönüşen ve hâlâ birlikte düşünmeye devam eden bir grubun içinden.
• Bugün The Ringo Jets’i düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk kelime ne oluyor? O kelime, grubun ilk yıllarındaki halinizi de anlatıyor mu, yoksa bambaşka bir yere mi işaret ediyor?
• Tarkan: İlk yıldan itibaren hâlâ tüm trendlerden bağımsız, her şeyi kendi zevkine ve isteğine göre yapan bir grup.
• Grubun ilk kurulduğu zamanlara dönersek… İstanbul sahnesinde sizi bir araya getiren ortak his neydi? “Biz bu müziği yapmalıyız” dedirten o eksik duygu neydi?
• Deniz: Müzikal zevklerimiz çok ortaktı. Aslında sadece dinlediğimiz şeyler değil; onları analiz etme, ele alıp yorumlama biçimimiz de öyleydi. Ve o müzikle kurduğumuz bağ çok yakın hissettiriyordu. Buluşmamız ve bunları anlamamız Tarkan’ın o dönemki grubu Kraker sayesinde oldu, o grupta bir dönem beraber çalmıştık. Bu sayede çalarken de çok kolay anlaştığımızı ve eğlendiğimizi görmüş olduk. Tüm bunlar bir aradaysa bir grup başlatmanız kaçınılmazdır artık.
• Tarkan: Kendi kendimize dinlemek istediğimiz müziği şekillendirdik.
• Lale: Deniz’i Eskiz’le 2006’da ilk izlediğimde aklımın çıktığını hatırlıyorum. Tarkan, Kraker için birini aradığında aklımda beliren ilk ve tek kişi oydu zaten. Gerisi de Deniz’in anlattığı gibiydi zaten.
• Bas gitar olmadan yola çıkmak baştan beri bilinçli bir karar mıydı, yoksa zamanla sizi siz yapan bir duruma mı dönüştü?
• Deniz: Çok da bilinçli değildi bence. Bas gitarsız Garaj grupları olduğunu biliyorduk sonuçta; öyle bir şey de yapabiliriz demişizdir belki ama daha çok içgüdülerimiz ve o anki heyecanımızla hareket ediyorduk sanki. Üçümüz bir grup başlatmak istedik; Tarkan da ben de gitar çalıyorduk, “basçıya sonra bakarız, bir stüdyoya girelim ne çıkacak bakalım” dedik. Ortaya çıkan kimya ve o yeni deneyim çok özgür hissettirdi ve her şey çok hızlı ilerledi. İlk birkaç yıl o konuda hiç arkamıza bakmadık.
• Lale: Jon Spencer Blues Explosion, Flat Duo Jets, The White Stripes… Bu gruplar gibi bas gitar olmadan, çerçevesiz halde, daha özgür ve vahşi bir müzik yapmak çok aklımıza yatmıştı diye hatırlıyorum. Ben hâlâ çok severim böyle yaldır yaldır gitar–davul girişmeyi ama bas gitarın yeri çok ayrı elbette.
• İlk kayıtlarınızdan bugüne baktığınızda, sizce The Ringo Jets sound’unda en net kırılma hangi dönemde yaşandı?
• Deniz: Bugünden bakınca evet, birkaç yılda bir denemeler olmuş gerçekten; o yüzden güzel bir soru bence ama kesin bir cevabı var mı emin değilim. Üçümüz de farklı cevaplar veririz belki ama bence belirleyici olan üç tane an olabilir. İlki Milano’da ilk albüm kayıtlarımızı yaparken prodüktörümüz Tommaso’nun bas frekansının olmayışına bir çözüm araması ve sonunda ritim gitar kanalını bas oktav ile dublelemesi oldu. Biz de “o soundu sahneye taşımalıyız” diye düşündük ve oktav pedallarıyla çözdük ama artık eskisi kadar özgür değildik tabii.
Sonrasında albümle beraber yurtdışında konserler vermeye başladık. Çok da iyi hissettik ve talebi çoğaltmak istedik açıkçası. Türkiye’den gelen bir grup olarak dinleyicide ve organizatörlerde çokça “bize oralardan ne getirdiniz?” beklentisini görüyorduk. Bunun üstüne biz de daha bizden olan ritim ve melodilerin altını çizmek istediğimiz bir üretime yöneldik; ki zaten 60’lar–70’ler Anadolu Pop döneminden ilham aldığımız çok kayıt var. Ancak bunu yaparken oktav pedallarının yetmeyeceğini, gerçek bir bas gitar sesine ihtiyacımız olacağını düşündük ve “Evil Eye” kayıtlarındaki tüm şarkılarda iki elektrik gitarın yanında bir de bas gitar kullandık. Sound açısından hızlı bir değişim yaşamış olabiliriz ama bu yeni durumu üç kişi sahneye taşımak gerçekten zor olmuştu. Bu ikinci kırılma noktasıydı.
Üçüncüsü de “Open Sesame” döneminde düşünüp de yapamadığımız şeyi sonunda cesaretimizi toplayıp “Yadigar “EP ile birlikte yapmamız; yani ilk Türkçe sözlü kayıtlarımız oldu. Aslında bu zorluk üstüne İtalya’da stüdyoda da az kayıt zamanımız olunca tam istediğimiz sonucu alamadık ama yine de o şarkılar sanırım bizi Türkiye’de birçok yeni dinleyiciyle tanıştırdı; birçoğu da bizi o şarkılarla sevdi.
• Garage Rock’la başlayan yolculukta Blues, Rock’N’Roll ve zaman zaman Psychedelic tatlar daha görünür oldu. Bu dönüşüm kendiliğinden mi gelişti, yoksa bilinçli bir arayış mıydı?
• Tarkan: Özellikle bilinçli bir arayış değildi. İçimizden, elimizden böyle bir müzik çıktı.
• Lale: TRJ’ye baktığında çoğu insanın hemen işaret edeceği bir gerçek var; o da müzik nerd’ü olmamız sanırım. Tür, tarz, dönem ayırt etmeden hepsini yiyoruz içiyoruz. N’apalım. Biz de az daha tutarlı olalım isterdik; belki seyirci için de iyi olurdu ama o kadar fazla müzik dinlenince bu kadar fazla tür geçişi oluyor işte. Biraz beyin tokatlıyor olabiliriz fakat günün sonunda hep eve dönmek istiyoruz: Garaj, Rock’N’Roll, çiğ müzik.
• Şarkılarınızda çok canlı, neredeyse ter kokan bir sahne hissi var. Stüdyoya girdiğinizde bu enerjiyi korumak zor oluyor mu?
• Deniz: Bizim için zor olmuyor sanki ama yine de teknik olarak konser enerjisini ve ruhunu bir stüdyo kaydına yansıtmanın hep çok zor olduğunu düşünmüşümdür. Başarabildiysek ne mutlu bize. Son dönem kayıtlarımızı alan Ozan Çanak’ın da bunda payı büyük. Ve son yıllarda denediğimiz onca farklı şeyden sonra son kaydımızın tamamen sahnedeki bizi, o çiğ enerjimizi ve Garaj ruhumuzu yansıtacak bir kayıt olmasını istemiştik. “Bliss” EP, No5 stüdyosunda tamamen bu amaçla canlı kaydedildi ve biz de konserdeymiş gibi performans verdik. Sevilen bir kayıt olduğu için mutluyum.
• Albüm ve EP’lerin her birinde farklı ruh hâlleri hissediliyor. Şarkı yazmak sizin için daha çok bir anda gelen patlama mı, yoksa zamanla demlenen bir süreç mi?
• Tarkan: O dönem dinlediğimiz müzikler, gruplar ruh hâlimizi elbette etkiliyor. Bu zamanla da demleniyor olabilir, patlama halinde bir anda çıkan bir şarkı da olabilir.
• İngilizce söz yazmak sizin için ne ifade ediyor? Bu bir alışkanlık mı, yoksa kendinizi daha rahat ifade ettiğiniz bir alan mı?
• Tarkan: Çocukluktan beri dinlediğimiz parçalar genelde İngilizce olduğu için ilk şarkılarımızı yaparken en rahatımıza gelen stil İngilizce sözdü. Sonrasında konfor alanımızı geçip Türkçe de yapmaya karar verdik çünkü tecrübeyle beraber Türkçe sözleri kendi yaptığımız müziğe daha rahat yedirebilmeye başladık.
• Lale: Deniz ve Tarkan önceki gruplarında Türkçe söz yazmışlıklarından dolayı bu konuda çok daha tecrübeliler. Bana bıraksanız sürekli İngilizce yazarım. Türkçe sözde heceleri oturtmak, benim gibi prozodi takıntılı, kelime tartımı takıntılı birine işkence oluyor.
• Politik, toplumsal ya da kişisel meseleler şarkılarda doğrudan anlatılmasa da aralarda hissediliyor. Sizce Rock müzik hâlâ bir şekilde “itiraz” taşımak zorunda mı?
• Tarkan: Bence zorunda değil. Sanatçının içinden nasıl geliyorsa o an, öyle yapabilir.
• Lale: Bence her insan, müzisyen ya da değil, ortalıkta bir pislik dönüyorsa içinde bu itirazı taşımalı. Zorunda mı? Değil ama gece de rahat uyunmuyor sanki öteki türlü.
Türkiye’den çıkıp Avrupa sahnelerine uzanan bu yol, hızla değişen müzik dünyasında yönünü trendlere değil, sezgilerinin getirdiği disipline bakarak bulan bir grubun hikâyesi.
• Avrupa sahnelerinde, özellikle festivallerde çalmak size ve müziğinize nasıl bir perspektif kazandırdı?
• Tarkan: Benim zaten önceki gruplarımdan yurtdışında festivalde çalma tecrübem vardı. Türkiye’den gelen bir grup olarak dışarıdaki festivallerde nelerin etkili olabileceği hakkında belli bir fikrim neredeyse oluşmuştu. Elbette Ringo ile daha fazla konser verdikçe bu tecrübem çoğaldı.
• Lale: Disiplin kazandırdı. Yurtdışında binlerce grubun arasından hakkıyla öne çıkmak için bir grubun sadece şans değil; vizyon, disiplin ve staminasının olması gerekiyor. Doğru zamanda, doğru yerde bulunmak; gruplar denizinin içinde sağlam bir vizyonla durmak gerekiyor ki öne çıkılabilsin.
• Büyük festival sahneleriyle küçük, loş, terli kulüp sahneleri arasında sizin kalbinize daha yakın olan hangisi?
• Tarkan: İkisini de seviyorum, ikisinin de yeri ayrı.
• Deniz: Şu anda sahne ile dinleyicinin çok daha yakın, iç içe olduğu; yaşanan duyguyu doğrudan hissedip yüzlerde görebildiğim kulüp konserlerini daha çok seviyorum galiba. Ama bu dönem dönem değişebilir; bir dengesi var. Açık havada çalmak her zaman çok keyiflidir. Bir yandan da festivalleri özlüyorum. Her şeyden öte gerçek festivallerin artık olmamasını kayıp olarak görüyorum. Festival misal eğer “Woodstock” ruhu taşıyorsa tabii ki oradaki sahneyi tercih ederim.
• Zamanla bir “sahne grubu” olarak anılmaya başladınız. Bu tanım sizi besleyen bir şey mi, yoksa bazen üstünüze yük bindiren bir beklenti mi?
• Deniz: Performans grubu olmayı, sahnede o anlamda sınırı zorlama hâlini seviyorum. Kendimi tamamen vermek istiyorum; genelde sevdiğim gruplar da sahnede öyle oluyor, herkes her şeyini vermeye çalışıyor. Bu da bazen zorlayıcı oluyor tabii ki. O gruplar da biz de her zaman her şeyimizi veremiyoruz. Bazen çok formsuz oluyoruz ve her şey daha zor oluyor; yine de o adrenalini seviyorum.
• Lale:Formsuz dediği de daha az zıplıyordur kesin. Sahneye çıkıp da enerjisiz çaldığımız bir konser henüz olmadı bence.
• Pandemi dönemi çoğu müzisyen için zorlayıcıydı. The Ringo Jets için bu dönem bir kopuş mu oldu, yoksa içe dönüp yeniden düşünme zamanı mı?
• Deniz: Hâlâ bir aradayız, devam ediyoruz; bir kopuş olmadı. Her müzisyen, her grup gibi biz de içe kapanık bir dönem geçirdik ve evet, bolca düşündük. O düşünme hâli aslında hiç bitmedi. Biz yolculuğumuza başlarken dünyadaki müzik endüstrisi, Türkiye’deki müzik piyasası ve müzik tüketicisinin alışkanlıkları zaten değişim hâlindeydi. Çok da beklediğimiz yöne gitmiyordu açıkçası ve pandemi sanki her şeyi keskinleştirdi; yanlışlar iyice oturdu. Popüler ve star olmayan müzisyenler için her şey çok daha zor hâle geldi. Evet, yıllardır hep beraber düşünüyoruz. Hep birlikte bir çıkış yolu bulmak harika olur.
• Son işlerde geçmişe göz kırpan ama bugünün dünyasıyla da bağ kuran bir ton var. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
• Tarkan: Biz özellikle kurmaya çalışmıyoruz bu dengeyi; sezgilerimize göre hareket ediyoruz ve kendi zevkimizi takip ediyoruz. Bütün dönemsel trendlerden bağımsız şekilde.
• Grup içinde yıllar geçse de hiç değişmeyen şey ne oldu?
• Deniz: Aramızdaki mizah hiç değişmedi. Bazen gülmememiz gereken bir yerde bile göz göze gelip aynı şeyi düşündüğümüzü anlıyor ve kendimizi tutmaya çalışıyoruz.
• Tarkan: Evet, kendi aramızdaki ortak mizah anlayışı ve esprilerimiz değişmeyen tek şey olabilir.
• Lale: Benim için dünyanın en zevkli anları onlar.
• Uzun yıllar birlikte üretmenin en zor tarafı ne? Peki sizi en çok ayakta tutan tarafı?
• Deniz: En zor tarafı bu denli uzun bir yolda beklentileri ve hayalleri her dönem optimum noktada buluşturmak ve üretmek için herkesin aynı anda motive olabilmesi. Zor zamanlarda bizi ayakta tutan şey ise herhalde meydan okumayı seven bir takım olmamız; birimiz düştüğünde diğerlerinin onu kaldırması ve tekrar motive etmeyi başarması.
The Ringo Jets, müziği salt bir strateji alanı olarak görmüyor. Birlikte düşünmenin, birlikte risk almanın ve sahnede kurulan gerçek temasın sonucu olarak görüyor.
• Sizi dinleyen genç müzisyenlerden gelen geri dönüşler sizde nasıl bir duygu yaratıyor? Kendinizi bir yol açıcı gibi hissettiğiniz oluyor mu?
• Tarkan: Her ne kadar misyonumuz olmasa da hissediyorum evet ve çok hoşuma gidiyor, gurur duyuyorum aynı zamanda. Kendileri olabilme cesaretini verebilmek, gösterebilmek çok önemli; hele ki başarabiliyorsak bunu.
• Bugün Türkiye’de Rock müzik sahnesine baktığınızda ne görüyorsunuz? Sizce sahnenin daha çok neye ihtiyacı var?
• Tarkan: Bu ülkede çok yetenekli müzisyenler ve gruplar var. Belki haddime değildir ama biraz daha orijinal olunmasına ihtiyaç var bence.
• Deniz: Rock müzik sahnesinin daha çok Rock müziğe ihtiyacı var tabii ki. Rock müzik adı altında pazarlanan şeylerin maalesef büyük kısmı Rock müzik değil; bunu Rock müziği seven dinleyici zaten biliyor. Gerçek gruplar var; onlara daha çok sarılıp öne çıkarmanın bir yolunu bulmalıyız.
• Lale: Neye ihtiyacı olduğunu söylemeyeyim burada, durup dururken başınıza dert almayın.
• The Ringo Jets’in hâlâ dokunmak isteyip de henüz girmediği bir müzikal alan var mı?
• Tarkan: Yani aslında yapmak istediğimiz her şeyi yapıyoruz, yaptık; muhtemelen de yapmaya devam edeceğiz.
• Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, bu grubun en çok hangi yönüyle hatırlanmasını isterdiniz?
• Tarkan: Kendimi tekrarlamak istemezdim ama alamet-i farikamız bu; korkusuzca, dışarıdaki modaya kapılmadan, boyun eğmeden, kendi istediği müziği yapmış olan bir grup olarak hatırlanmak isterdik.
• Lale: Tarkan hepimizin içinden geçeni söyledi ama bir de şunu ekleyebilirim ben; yukarıda Deniz dedi ya hani, birimiz düştüğünde diğerlerinin onu kaldırması. Hah, işte o nadir bir şey. “Bunlar gerçek bir gruptu” desinler.
• Sahneye çıkmadan hemen önce kendi kendinize söylediğiniz bir cümle var mı?
• Lale: Kendi aramızda Power Rangers gibi ellerimizi ortaya koyup “Ooo Ringo!!!” diyoruz. Ne kadar saçma olursa o kadar iyi. Bir de gizli totemim var, onu söylemem.
• Bundan sonra sizi dinleyenleri en çok ne şaşırtabilir?
• Lale: Ya biz onlara çok fena davranıyoruz; şaşıramayacak kıvama getirmiş olabiliriz dediğimiz gibi. Her şeyi yapabiliriz, biliyorlar bunu. Tarkan’ın altını çize çize dediği gibi belki de sürüye kapılır; moda olan ne varsa o dalgalara girip sebeplenmeye çalışırsak şaşırırlar ancak.









