Yusuf Bahar’ın bireysel üretimlerinin, Nihal Saruhanlı ve Ceren Bettemir ile kolektif bir ruh kazanma süreci, bağımsız müzik sahnesinde derinlikli bir yankı uyandırıyor. “Ursine” albümüyle ses dünyalarını sağlam bir zemine oturtuyor ekip. Ritim ve melodi aracılığıyla modern insanın sıkışmışlık hissini ve ayakta kalma çabasını notalara döküyor. Estetik anlayışlarıyla beslenmiş yaratım süreçleri, dinleyiciyi sadece bir şarkıya değil, her saniyesi özenle kurgulanmış atmosferik bir anlatıya ortak ediyor. Şehrin kaotik yapısı içinde kendi özgürlük alanını yaratan topluluk, müziği bir varoluş biçimi ve sessiz bir çığlık olarak konumlandırarak Stüdyoİmge okurlarını bu samimi ve katmanlı keşfe davet ediyor.
İstanbul’dan çıkan ama zihinsel coğrafyası çok daha geniş bir yerde duran bir üçlü BAHR. 2016’da, şarkılarını yıllarca tek başına yazmış bir müzisyenin, Yusuf Bahar’ın “artık paylaşma zamanı” dediği bir eşikte, davulcu Nihal Saruhanlı ile yolları kesişiyor. Bir süre sonra, Punk ve Riot Grrrl geçmişinden gelen, bas gitarıyla hem inceliği hem gücü aynı anda taşıyan Ceren Bettemir’in dahil olmasıyla bugünkü formuna kavuşuyor grup. Bu yapıya, özellikle “Ursine” döneminde klavye, synth ve sample’larıyla dahil olan prodüktör Utku Öğüt ise, BAHR’ın ses dünyasını genişleten ve müziğin katmanlarını derinleştiren görünmez bir dördüncü katman gibi eşlik ediyor.
İsimleri kısa ama anlam katmanları derin: “Bahr” hem göçmen bir kelime hem suyun ve derinliğin çağrışımı hem de güçlü bir varlık hissi. Müzikleri de öyle… Şarkılarında ev, aidiyet, kaçış, göç, hiddet ve kabul iç içe geçiyor. İngilizce sözler, bilinçli bir estetik tercih kadar bir ifade özgürlüğü alanı da açıyor onlara.
Radyo Boğaziçi Battle of the Bands birinciliğiyle görünürlük kazanan, pandemiyle tökezleyen ama “Ursine” albümünde prodüktör Utku Öğüt’le birlikte ses dünyalarını yeniden kuran BAHR; bağımsızlık, direniş ve gerçeklik kavramlarını romantize etmeden konuşan bir topluluk. Sahneyi stüdyoya tercih eden bir vokalist, davulu şifa olarak tarif eden bir müzisyen ve müziğe göre şekillenmeyi seçen bir basçı…
Bu söyleşide BAHR’la içinde bulunduğumuz çağın ruh hâlini, bağımsızlığın kırılganlığını ve “birlikte üretmenin simyasını” konuştuk. Onlar için BAHR; hiddet, kabul ve yolculuk arasında salınan bir duygu hâli. Ve bu duygu, su gibi akarak büyüyor.
Kapak hariç tüm fotoğraflar: Cem Gaygusuz
• BAHR’ın hikâyesi bir “grup kurma” fikrinden mi çıktı? Yoksa zaten akmakta olan bireysel yolların bir noktada kesişmesi miydi?
• Yusuf: Daha ziyade “bir kesişmeler silsilesi” demek buradaki hikâyeyi betimlemek için daha iyi bir tabir olabilir. Benim yıllardır yaptığım besteler vardı ve bir noktada onları paylaşmaya hazır hissetmiştim. O dönemde bana fikir ve üretim konusunda destek olan, bir tanecik müzisyen arkadaşım Zeynel, yapmak istediğim şeyin kolektif bir yapıdan çok daha fazla beslenebileceğini ve bana daha iyi geleceğini öğütlemişti. Ve hemen aklıma Nihal geldi. Halbuki o esnada henüz Nihal’i tanımıyordum. Ortak bir arkadaşımız, birkaç yıl önce bizi ayaküstü tanıştırmış ve üzerine de “Siz beraber müzik yapsanız ne güzel olur” demişti. Öyle de oldu. Daha ilk provamızdan itibaren birbirimizle çok uyuştuğumuzu ve müzikle iletişimimizin ne kadar paralel olduğunu hissettik. Aslında Bahr’ın bir grup olarak müzik yapacağı da bu şekilde tayin edilmiş oldu. Bir iki yıl sonra dahil olan Ceren’le de tam olarak aynı şeyi yaşamış olduk. Zaten birbirimizi yıllardır tanıyorduk ve kesinlikle ortak bir dilde, bir histe, bir anlatıda buluşacağımızdan emindik. Hem de daha henüz hiç beraber müzik yapmamışken bile… Bir müzik topluluğu olmanın ne kadar hislere, yaklaşımlara, anlayışa ve dostluğa bağlı olduğunu yaşayarak kendimize ispat ettiğimiz bir süreç oldu bizim için.
• Nihal: Yusuf ile tanışmaya ortak bir arkadaşımız vesile oldu. Yusuf’un kendi şarkılarını yazıyor olması beni heyecanlandırdı. Onunla tanışıp şarkıları dinleyince heyecanım daha da arttı. O günlerde hem özel bir dostluğun hem de güzel bir grubun temellerini atmış olduk.
• Ceren: Ben gruba 2018’de Yusuf’la tanıştıktan ve özgünlüğünden çok etkilendiğim Bahr şarkılarını dinledikten sonra katıldım. Nihal’i Peyote’de Ars Longa’da dinlemiştim, onun davul çalışına hayran kalıp onunla birlikte müzik yapmak istemiştim. Yusuf bir gün “bak seni kimle tanıştıracağım” diyip Nihal ile tanıştırınca ve Bahr’ın davulcusu olduğunu ayıkınca benim için de dev sürpriz olmuştu.
• “Bahr” kelimesi suyla, akışla, derinlikle ilgili. Bugün dönüp baktığınızda, bu isim müziğinizin ruhunu gerçekten taşıyor mu?
• Yusuf: Müziğimizi ya da bizi doğrudan tanımladığını iddia etmekten imtina ederim. Bunun daha ziyade bir kimlik ilişkilendirmesi olduğunu düşünmek bana daha dürüst geliyor. “Bahr” göçmen bir kelime. Binlerce yıl boyunca Güneydoğu Asya’dan Cebelitarık’a, Sahra güneyine kadar yüzlerce kültürde, onlarca dilde yer bulmuş; arketipik sembolizm içinde suyu, denizi, derinliği, sükûneti, devasalığı ve yüceliği çağrıştırmış bir kelime. Buna karşılık, Germen dillerinde ses benzerliği üzerinden ‘ayı’ anlamına gelen kelimelerle yalancı eşkökenli bir ilişki kuruyor; ayı, ayıya benzeyen, ayı özellikleri taşıyan, devasa ve güçlü bir varlık… Birbirinden tamamen bağımsız coğrafyalardan ve kök anlamlardan yola çıkıp, benzer çağrışım alanlarında kesişen bu göçmen ve göçebe kelimenin, kimlik yapılanmamız içindeki çelişkiyle bağıl olarak yaşamımızın ahvalini temsil ettiğine inanıyorum.
• Ceren: İsmimizin hem hap gibi kısa olmasını ve anlam ağırlığını seviyorum, insanlar telaffuz edemeyecek diye bir kaygı yaşanmıştı. Bahriye kelimesi dilimizde yaygın, iye ekini atınca işte sana “Bahr”.
• Yusuf, BAHR öncesinde uzun bir solo yazma döneminden bahsediyorsun. O yalnız yazma hâli bugün grubun kolektif dilini nasıl etkiliyor?
• Yusuf: Topluluk olma halimizin, ortak üretim çabamızın temelini oluşturacak kadar güçlü ve Bahr’ın lehine etkiliyor. En basit örneklendirmeyle; ben evde gitarı elime alıp bir beste yapıyorum ve beraber yaptığımız provaların, sohbetlerin, kafa yormaların sonunda bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Buradaki “bir şey” ise yıllar içerisinde Bahr’ın türü, tarzı, sound’u diyebileceğimiz bir ortak algıya evrilmiş oluyor. Ben o yalnız yazma çalışmama devam ediyorum ve mutfaktan-sofraya sürecini hep beraber şekillendiriyoruz.
• Nihal, davul senin için sadece tempo tutmak mı yoksa parçaların duygusal yönünü şekillendiren bir anlatım aracı mı?
• Nihal: Sorunuzun en net cevabı, davul çalmak benim için tempo tutmaktan çok daha ötesi olur. Ben henüz hayatımın müzisyenlik bölümüne başlamadan evvel aklımda sanatçı olmak vardı. Sanatın bana uygun bir tarafında kendimi ifade edebilmek en büyük amacımdı diyebilirim. İlk yıllarda görsel sanatların bunun için uygun alan olduğunu düşünmüştüm. Düşündüğüm gibi olmadı ve sonuçta kendimi müzik yoluyla ifade eder oldum. Benim davullarla ilişkim öncelikle şifadan geçiyor. Kendimi müzik yaparken, özellikle davul çalarken çok iyi hissediyorum. Benim için şu anda bunun yerini tutan başka bir şey yok. Sahnede ya da kendi kendime davul başındayken günlük hayatta açamadığım kapılar açılıyor benim içimde. Zaman duruyor gibi bir his oluşuyor. Çıkarttığım sesler sanki içimden akıp gidiyor gibi hissediyorum. Nasıl olduğunu anlamadan tam anda olma durumu gibi sanki. Bu hissettiklerimden dolayı davul çalmak benim için çok özel, büyülü ve şifalı bir şey. İlerleyen yıllarda bu hisler beni daha nerelere götürecek merak içindeyim.
• Ceren, gruba sonradan dâhil olmak bazen “dengeyi bozmak”, bazen de “yeni bir nefes”tir. BAHR’a girdiğin anda değiştiğini hissettiğin ilk şey ne oldu?
• Ceren: Öncesinde Punk, Riot Grrrl, Metal gibi sert müziklerden geldiğim için, Bahr’a girince daha incelikli şarkıları, bu inceliklerin geldiği yeri araştıran ve onları çalan yeni ve daha huzurlu beni keşfediyor oldum. Yusuf’tan ve Nihal’den müzik yapma eylemi içerisinde birbirimizi dinlemeye ve görmeye dair birçok ruhsal bilgiler de öğrendim. Pandemide bu sounda uyabilmek için yeni bir bas gitar için para biriktirdim. Bahr’ın müziği ne istiyorsa müziğe göre şekillenmeye çalıştım.
• BAHR müziğinde belirgin bir karanlık var ama bu karanlık boğucu değil. Bu bilinçli bir estetik mi yoksa doğal olarak mı ortaya çıkıyor?
• Yusuf: Doğal. Maalesef, doğal. Yıllar önce haftalık programda şarkı söylediğim bir kafeden aylar sonra “Bu şarkılar çok mutsuz. Sen çalınca herkes üzülüyor” diye kovulmuştum.
• Nihal: Bu doğal gelişen bir durum oldu bizim için. Çevremizde gelişen, bizde şekillenen ruh hallerinin bir toplamı sanırım. Karanlığımızın estetiği de aynı doğallıkta kendini buldu.
• Ceren: Lisede gençlikte karanlık müzik dinlemiş biri olarak Bahr’da beni ilk çeken şeylerden biri bu oldu. Bence bilinçli bir estetik, gelene hoş geldin gidene hoşça kal der gibi, kaybedilen şeylerin yası, yeni gelen günlerin deresinin içinde.
• Şarkılarınızda sıkça “ev”, “aidiyet”, “kaçma isteği” gibi temalar hissediliyor. Bunlar kişisel hikâyelerden mi besleniyor yoksa çağın ortak ruh hâlinden mi?
• Yusuf: Çağın ortak ruh halini kişisel hikâyelerden ayrı tutabilmenin neredeyse imkânsız olduğu hayatlar yaşıyoruz. Maruz kaldığımız tüm “içerikler” ve politikalar sonucunda neyin özümüze ait olduğu, neyin empoze edildiği tamamen bulanıklaşıyor ve aradaki sınır kayboluyor. İtiraf seviyesinde kişisel olduğuna inandığım hikâyelerin aslında şehre, topluluğa, temaşaya, kitleye ait olduğunu giderek daha fazla hissediyorum. Canımı yakan, kişisel olduğuna inandığım motiflerin trend-topic olması gerçekliğini elinden alıyor mu? Sürekli 30 saniyelik videolarda başkalarının bunalımlarını dinlediğim için mi dert ediniyorum? Ya da zaten üzerimize yıkılan politik buhran sebebiyle ruhdaş-zihindaş insanlar aynı hisler yığınından mı geçiyorlar? Bilmiyorum. İfademde dürüst olmaya çalışıyorum ama dürüstlüğün varlığından emin olamıyorum.
• Nihal: Kişisel hikâyelerimiz toplumsal akıştan çok da uzak değil bence. Bu temalar hepimizin paçasından yakalıyor bugün. Sosyal medyanın da etkisiyle neyin bize ait olduğunu, neyin başkasının derdi olduğunu ayırt etmek güçleşiyor bence. Başkalarının acılarını hissetme kapasitemiz oldukça arttı. Bu hem iyi bir şey ama çok da zor zaman zaman.
• Ceren: “Neresi bizim evimiz?” diye bir kitap vardı, göç etmek durumunda kalan yakın bir arkadaşıma bu kitabı almıştım. Okudun mu diye sordu? Okuyacak vaktim yok bence, insan gibi okumaya geri dönmek için benim de göç etmem lazım diye düşündüm. İnsanı göç ettiriyorlar, biz 30’lu yaşlarda insanlar olarak Türkiye’nin ve dünyanın bu insanları ordan oraya zorla kaydıran, “yabancılar dünyası” hâlinin şahitleri olduk. Kaçma isteği bende sıkışmışlıktan geliyor, bu duygulardan kaçmak, göz altına alınmamak, para kazanmak zorunda olduğumuz için toplumsal uyuşmuşluk halindeyiz.
• İngilizce söz yazma tercihi sizce bir ifade alanı mı açıyor, yoksa bazen bir mesafe mi yaratıyor?
• Yusuf: Kolaylaştırıyor. Çocukluğum boyunca İngilizce bilmeden, ne dediklerini anlamadan bir sürü “yabancı” şarkıyı söyleyip durum, daha doğrusu söylüyormuş taklidi yaptım. Bu komedya pratiği ise beni müziğe yaklaştırmış oldu. Anadilim olmadığı için istediğim hatayı yapabilirim, istediğim gibi kelimeler uydurabilirim, istediğim gibi saçmalayabilirim ve kimse de çıkıp “o yalnız öyle denmiyor” diyemez. Türkçe’den çok daha fazla çekiniyorum, korkuyorum. İfade etmek istediğim şeyi anadilimde ifade edemezsem, hiç konuşmayayım diye bir ilişki kuruyorum dille. İngilizce o yüzden çok daha plastik ve özgürlük tanıyan bir materyal oluyor benim için.
• Ceren: İngilizce sözler ana dilinde sözlü müzik dinleyenlere mesafe yaratıyor olabilir. Bir yandan da bize kocaman bir alan açıyor, Yusuf’un söz yazarlığı ve şiiri çok derin, sözlerimiz evrensel ve hikâyeli. İnsanlar sözleri anlasın anlamasın müziğin özgünlüğünü hissettiklerinde ortak bir duygu dili alanımız oluyor.
• Bir şarkının ilk kıvılcımı genelde kimden gelir? Melodi mi, ritim mi, cümle mi?
• Yusuf: Hepsi olabiliyor. Hatta bunlara ek olarak bazen bir konu da olabiliyor. Bir cümlenin üzerine inşa ettiğimiz şarkılar da oldu, “ben böyle bir şarkı yazmak istiyorum” dediğim ve ona göre tasarladığımız şarkılar da oldu. Şarkının kendisi tayin ediyor nasıl zuhur edeceğini.
• Nihal: Müzisyenler bestelerini çocukları olarak görürler bazen. Tam öyle bir durum aslında. Bir şarkının doğacağı varsa doğuyor. Ne şekilde doğacağı biraz kendisine kalmış. Biz sadece aracı oluyoruz.
• Ceren: Benim için melodi, genelde mutluysam ve hareket halideysem bir melodi geliyor, telefona mırıldanıyorum. Bahr için bas düşünüyorsam da melodiden geliyor.
• Grup içinde fikir ayrılıkları yaşandığında genelde müzik mi kazanır, sezgi mi?
• Yusuf: Çok güzel bir soru. Emin değilim, bilmiyorum. Sanırım sezgi daha ağır basıyor. “Bir şeyler olmuyor” deyip yıllarca rafa kaldırdığımız, sonra bir anda mucizevi bir şekilde en sevdiğimiz şarkımıza evrilenler oldu. Açıkçası oralarda müzikal hamlelerdense, daha çok el yordamı, deneme-yanılma, kendi haline bırakma gibi çok da teknik olmayan yöntemlerden yararlanmış olduk.
• Nihal: Bence sonunda sezgi kazanır. Süreç içinde fikir ayrılıkları yaşadığımız durumlar oldu. Bu bazen müzik ile ilgiliydi, bazen de hayatta nasıl ilerlemek istediğimizle. Her iki durumda da en önemli şey birbirimize güvenmek oldu. Aynı fikirde olmasam da beraber yola çıktığım arkadaşlarıma güvenebilmeyi Bahr ile olan grup olma pratiğimizden öğrendim diyebilirim. Bu Bahr’ın bana kattığı önemli bir artıdır. Bizi de bir arada tutan en önemli değerlerden biridir.
• Ceren: Fikir ayrılıklarında sanırım sezgi kazanıyor, müzikten önce iletişim önemli. İyi bir iletişimden sonra gelen müzik bana birbirine daha bağlı gibi geliyor.
• BAHR için “bağımsızlık” ne demek? Tam özgürlük mü yoksa sürekli bir mücadele hâli mi?
• Yusuf: Yine “günümüzde….” diye başlayan bir cümle kurmak istemiyorum ama kavramların manalarının, temsillerinin ve sorumluluklarının tamamıyla değiştiği ve devinimine devam ettiği bir dönemdeyiz. “Bağımsız Müzisyen” tanımı yakın zamana kadar sadece dev plak şirketleriyle sanatçının ilişiği üzerinden tanımlanıyorken, şu anda soykırım destekçisi platformlara “bağımsız” olarak yüklediğimiz şarkılarımızla hangi özgürlükten bahsedebileceğimizden emin değilim. Hepimiz iğrenç yapıların “subscriber”ı olmuşken mücadelenin kendisinin dahi caniyi, zalimi, canavarı beslemediğini söyleyebilir miyiz? Kurucu yıkımı ortaya çıkaran radikal kopuş olmadan sistemik dönüşüm yaşanabileceğine inanmıyorum. Özgürlükten söz edebilmemiz için yapı bozum ve yeniden kurma fikriyle yaklaşmalıyız. Dokunduğumuz her şeyin altından insanlığın en utanç verici dönemlerinden birini yaşadığımızı gösteren dehşet verici kanıtlar ortaya çıkıyor; Gazze’yle beraber yok olan Batı Rüyası, doğal afetle ortaya çıkan omurgasızlık imparatorluğu, bütün dünyada yükselen aşırı-sağ, “incel”, homofobi, yabancı düşmanlığı akımları, ve insanlık suçu işleyip işlemediğine emin olmadan bakkaldan dandik bir ürün dahi satın alamama… Ne bağımsızlık ne özgürlük kavramları eskiden öğrendiğimiz şeyler değil.
• Nihal: İçinden çıkması, cevaplaması çok zor bir soru. Özgürlüğün ve bağımsızlığın durumu hep değişiyor. Geçmişte bu yolda inandığımız değerlerin bugün yıkılışını izliyoruz. Özgürlük ve bağımsızlık şu anda kaygan bir zeminde seyrediyor. Mücadele ise hem grup olarak hem kişisel olarak tam gaz devam ediyor. Şunu söylemeden demeyeceğim; benim için özgür hissetmek korkularından arınmayı gerektiriyor. Sürekli korkunun pompalandığı bir dünyada işimiz çok fazla.
• Ceren: Benim için bağımsızlık istediğimiz saatte uyuyabilmek demek. Bir de kız kardeşlik demek, şu anki dünyanın güç iktidar dinamiklerine, şiddete, paraya, kana, militarizme ve bunların şirketlerine bağımlı olmamak demek. Tam özgürlük ne demek iyi bir şey midir tahayyül edemiyorum ama bağımsızlık mücadeledir katılıyorum.
• 2019’da Radyo Boğaziçi Battle of the Bands’i kazanmak grubun yolunu gerçekten değiştirdi mi? Yoksa sadece görünürlüğü mü artırdı?
• Yusuf: 2019’daki birincilikten ziyade birkaç ay sonra başlayan pandemi Bahr’ın hayatını çok çok çok daha fazla etkiledi. Yarışmanın ödüllerinden, uygulamak istediğimiz çalışmalara, turnelerden konserlere her şey bir anda hem geçerliliğini hem de anlamını yitirdi. Ama bence sonra iyi toparladık.
• Nihal: Bir ödül kazanmak bizi motive etti ve bilinirliğimizi olduğundan daha fazla bir hale getirdi. En önemlisi bize devam etme gücü verdi. Sonra pandemi oldu ve her şey değişti.
• Ceren: Jürinin o gün bizi seçmesi çok gurur verici bir şeydi. Çok heyecanlıydık dün gibi hatırlıyorum, tabii bundan sonra Covid-19’dan dolayı konser veremedik, evlere kapandık. Tadı kursağımızda kaldı. Bir plak şirketi ödül kazandıktan sonra bizi çağırmıştı. İngilizce sözlü müzik yapan grup yok diyerek biraz heves kırmıştı. Biz yolumuzda devam ediyoruz onlar ne derse desin.
• Sahneyle stüdyo arasında sizce nasıl bir fark var? BAHR hangi ortamda kendini daha “gerçek” hissediyor?
• Yusuf: Benim için kesinlikle sahne. Her gün başka bir yerde konser verebilecek olsak koşa koşa giderim.
• Nihal: Sahneyi de provayı da seviyorum. İkisi de gerçek benim için. Ama sahnede bir de seyirci faktörü var. Sahnenin dinamikleri daha farklı ama ikisi de gerçek.
• Ceren: Sahne de stüdyo da aynı gerçeklikte benim için.
• Dinleyiciyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tarif edersiniz? Anlaşıldığınızı mı hissediyorsunuz yoksa yanlış anlaşılmak da bu işin bir parçası mı?
• Yusuf: Sahneden kurduğumuz ilişkide bence dinleyiciyle bizim aramızda çok hızlı kişiselleşen ve özelleşen bir diyalog doğuyor. Tanımadığımız insanlarla bir anda sırdaş, yoldaş, arkadaş oluyoruz. Ama dinleyici kitlesinin bir diğer sahası olan “dijital görünürlük” mertebesinde elimizi bile isteye korkak alıştırıyoruz. Bu da kimi zaman bizi ilk defa dinleyenler için sürpriz etkisi yaratıyor.
• Nihal: Bahr’ın seyirci ile kurduğu ilişki oldukça gerçek bir ilişki. Tam anlamıyla ‘neyse o’. Olduğumuzdan farklı görünmemek konusunda hassas bir grubuz, bence bu da seyirci ile olan ilişkimizi şekillendiriyor. Bugün özellikle sosyal medyada sergilenen şaşalı duruşların yanında basit gelebilir. Ama sonuçta ‘neyse o’. Ben bundan memnunum.
• Ceren: Zeki, ortamında rahat edilen ve iletişime açık bir dinleyici kitlemiz olduğunu düşünüyorum. Dinleyicilerimizin bazen o kadar güzel videoları çekiyorlar ki, biz moda girmişken, hissedilmiş ve anlaşılmış hissediyorum. Konser sonrası geri dönüşlerini dinlemek, fikirlerini almak hepsi bu bütünün parçası.
• Bugün müzik dünyasında her şey çok hızlı tüketilirken, BAHR bilinçli olarak yavaş kalmayı seçen bir grup mu?
• Yusuf: Emin değilim. Tüketimin hızı arttıkça üretimin değeri kendi hızıyla ters orantılı mı oluyor diye düşünüyorum. Bilerek bir şeyleri ağırdan almıyoruz. Normal süreci böyle gidiyor. Bence biz yavaş değiliz, başkaları fazla hızlı.
• Nihal: Bence üretim ritmimiz fena değil. Bilmem ki belki yavaş algılanıyoruz. Sindire sindire üretiyoruz aslında.
• Ceren: Bahr öncelikle bağımsız bir grup, müzik endüstrisinin geçmişte ve gelecekteki normlarını kabul etmeyen ve belki de bundan yavaş kalmayı seçen bir ekip.
• “Ursine” ile önceki işleriniz arasında sizin için en temel kırılma noktası neydi?
• Yusuf: Utku Öğüt. Biz şarkı yazan, sonra sahneye çıkıp çalan grup tipolojisiyle yapıyorduk bütün işlerimizi. “Ursine” albümünün prodüktörü Utku Öğüt’ün yönlendirmesiyle beraber şarkıların yapıları, sesleri, renkleri, duygu dilleri, içerikleri konusunda daha tek bir nota bile kaydetmeden çok uzun süre boyunca konuşma, tartışma, bir şeyler deneme, yeni şeyler araştırma ve şarkıları yepyeni bir bakış açısıyla hayal etme pratiği kazanmış olduk. Bunun da albümde büyük bir fark yarattığını duyabiliyorum.
• Nihal: “Ursine” albümünde ve albümü oluşturma sürecimizde geçmiş işlerimize kıyasla en büyük farklılık Utku Öğüt’ün bize dahil olmasıdır. Utku, bu albümün başından sonuna büyük bir etki yarattı. Öncelikle bir prodüktör olarak bize gerçekten ihtiyaç duyduğumuz alanı yarattı. Biz bu açılan alanda daha yaratıcı hareket edebildik.
• Ceren: “Ursine” albümünün ses masasından miksine, felsefesinden uygulamasına “Ursine”nin üretiminin her şeyine dahil olan ve yönlendiren Utku Öğüt. Elektronik sesleri nadir kullanan bizi buluşturan, enstrümanlarımızdan pedallarımıza her zaman şarkılar için iyi olacak yeni fikirlerle gelen, stüdyoda heyecanıyla yanımızda, her daim yanımızda olan bir prodüktör. “Ursine”nin albüm kapağı da benim için özel, Ece Akbulak tarafından en sonunda Bahr ayısı çizildi, Bahr Germencede ayı da demek. İlk defa merch çantamız oldu, albümü özel kılmak için 20 adet kaset bastırdık. DIY coşkusunu yaşadığımız bir albümümüz oldu.

• Üçünüze de ayrı ayrı sorsam! BAHR size kişisel olarak neyi öğretti?
• Yusuf: Topluluk olmak simyacılık gibi, doğru kimyasallar bir araya geldiğinde size sunabileceği büyülerin sınırı yok.
• Nihal: Aslında bilmeden bu soruya yukarıda cevap vermiş oldum. Bahr bana yol arkadaşlarına güvenmeyi öğretti.
• Ceren: Güvenmeyi öğretti. Güzel ses dalgalarımız ve zihinlerimiz sayesinde çalarken bütün bir enerji olmak gibi bir hissi öğretti.
• Müzik yapmadığınız bir gün kendinizi eksik mi hissediyorsunuz yoksa sessizlik de sürecin bir parçası mı?
• Yusuf: Müzik yapmak benim için sadece enstrümanla vakit geçirmek ya da programlı bir şekilde şarkı söylemek değil. Her şeyden ziyade duymak. Duyduklarımı zihnimde oyun hamuruna çevirmek. Süslemek, cilalamak, yakmak, yıkmak. Sesi ve müziği düşünmediğim tek bir gün geçirdiğimi sanmıyorum. Çok ciddi bir toplantıda, aşırı konsantre olmuş görünüyorken, o sırada içimden amen break loop’u üzerine kendimce rap yapmaya çalışıyor olabilirim.
• Nihal: Sessizlik kesinlikle sürecin bir parçası. Sessizliğin içinde de çok fazla ses var. Onları da duymak lazım.
• Ceren: Müzik dinlemediğim gün kendimi eksik hissederim herhalde, sessizliğin içinde bile bir müzik duyarız ya öyle bir şey olur ya da. Müzik üretimi her gün olamıyor maalesef, grafik tasarımcıyım.
• Bugünün Türkiyesi’nde alternatif müzik üretmek sizce hâlâ bir direnç biçimi mi?
• Yusuf: Bence “Bugünün Türkiye’sinde….” diye başlayan cümlelerin devamında gelen tüm o nostalji, hasret, kayıp, yitirme ve tanışamama hissi yaratan eklentiler, öyle ya da böyle bir direnç biçimine işaret ediyor.
• Nihal: Bugünün dünyasında varolabilmek bir direnç biçimi zaten.
• Ceren: “Diren” kelimesi 2013 için sanmıştık, üzerinden 13 sene geçti, şimdi ömrümüzün sonuna kadar direneceğiz gibi, sadece alternatif müzik için değil yaşamak için.
• Sahnedeyken seyirciyle göz göze gelmek mi daha önemli yoksa kendi içinizde kalmak mı?
• Yusuf: Seyirciyle göz göze gelince kendimi tutamayıp gülüyorum. O yüzden her konserde kendime salon içinde birkaç nokta belirleyip çalarken ve söylerken hep oralara bakıyorum.
• Nihal: Ben davul çaldığım için pozisyonun genelde geride kalır. O yüzden seyirci ile göz teması imkânım genelde olmuyor. Ben daha çok ya kendi içimde ya da grup arkadaşlarımdayım. Gözümü tamamen kapatıp kulaklarımı tüm kuvvet açmaya çalışmak da yaptığım bir şey.
• Ceren: Seyirciyle göz göze gelmek masal gibi geliyor bana, güç alıyorum onlara da vermeye çalışıyorum.
• BAHR’ın henüz yapmadığı ama içten içe “bir gün mutlaka” dediği bir şey var mı?
• Yusuf: Ülkelerarası turne.
• Nihal: Başka ülkelere, şehirlere gidelim çalalım çok isterim.
• Ceren: Yazlık yerlerde çalmak ve birlikte tatil yapmak
• Geleceğe dair planlardan ziyade şunu sormak isterim. BAHR’ın asla dönüşmek istemediği bir şey var mı?
• Yusuf: İçerik üreticisi.
• Nihal: Gerçekliğimizi kaybetmeyelim isterim. Sanal varlıklara dönüşmeyelim.
• Ceren: Başkası olmak, yüzeyselleşmek istemez.
• Ve son olarak… Eğer BAHR bir duygu olsaydı, tek kelimeyle ne olurdu?
• Yusuf: Hiddet.
• Nihal: Kabul.
• Ceren: Yolculuk.








