Türkülerin güçlü sesi Sadık Gürbüz, sanat yaşamını Stüdyoİmge okurları için aralıyor. Cem Karaca’nın bir röportajındaki içten bir referansla başlayan bu buluşma, 12 Eylül’ün yasaklı yıllarından bugüne uzanan tavizsiz bir duruşun hikâyesini sunuyor. Müziği bir vicdan meselesi olarak gören Gürbüz; popüler kültürün kuşatmasına, piyasa baskılarına ve sanatsal yozlaşmaya karşı türkülerin sönmeyen meşalesini ve “yokluk içindeki varlığı” anlatıyor.

Her şey, Stüdyoİmge’nin 1989 yılında Cem Karaca ile yaptığı röportajı, büyük ustanın ölüm yıldönümünde yeniden yayınlamasıyla başladı. Görüntü eskiydi, sesin içinde zaman vardı. Cem Karaca konuşurken, hiç tereddüt etmeden, çok doğal bir yerden “Sadık Gürbüz’ü severim,” dedi. O cümle, zihnimde bir kapı açan türdendi. Bir isim, bir ses, bir hafıza… Bir anda hatırladım. “Evet,” dedim kendi kendime, “Sadık Gürbüz vardı. Ve ona ulaşmalıyım.”
Hiç vakit kaybetmeden Levent Erseven’i aradım. Sesimdeki heyecanı saklamaya çalışmadan, “Yeni bir röportaja hazır ol,” dedim. Çünkü insan, gerçek bir sesin peşine düştüğünde, bunun bir tesadüf olmadığını bilir. Bu, bir çağrıdır. Sadık Abi (kendisi bu şekilde hitap etmemi istedi) ise söyleşi isteğimi büyük bir içtenlikle kabul etti. Merak ettiğim, zihnimde yıllardır dolaşan, cevabını yalnızca onun verebileceğini bildiğim soruları dürüstçe sorabildim. O da aynı dürüstlükle yanıtladı. Konuştukça, bir sanatçıyla değil, kendi hayatının tanıklığını saklamayan bir insanla konuştuğumu daha iyi anladım.
Bir insanın sesi, yaşadığı hayatın toplamıdır. Söylediği türküler geçtiği yolların, gördüğü yüzlerin, içinden geçtiği yalnızlıkların ve vazgeçmemeyi seçtiği anların izini taşır. Sadık Gürbüz’ün sesi böyle bir yerden geliyor. Onu dinlediğinizde, gördüğünü unutmayan bir tanığı duyuyorsunuz. Sadık Abi için türkü, güzel bir melodi kurmaktan ibaret değildir. Türkü, insanın dünyayla kurduğu en dürüst ilişkidir.
Hikâyesi, Anadolu’nun mütevazı bir köyünde başlar. Bir kahvede, Aşık Veysel’in sazına dokunan ellerini izleyen bir çocuğun gözlerinde. O sahnede yalnızca bir ozan yoktur; söze duyulan saygı, emeğe duyulan saygı ve insanın kendini ifade edebileceği bir yolun mümkün olduğuna dair ilk inanç vardır. Belki o gün, farkına varmadan, kendi yolunun yönünü belirler. Sonra hayat hızlanır. Gurbet gelir. İstanbul gelir. Yoksulluk gelir. İnsan, kendini anlatacak bir dil aramaya başlar. Ve o dili, en sonunda türküde bulur.
Şehir Tiyatroları’na adım attığında henüz çok gençtir. Sahnenin kokusunu içine çeker. Kulislerin sessizliğini, beklemenin ağırlığını öğrenir. Muhsin Ertuğrul’un kurduğu disiplinin içinde, sahnenin yalnızca bir yer değil, bir sorumluluk olduğunu kavrar. Seyircinin görünmeyen varlığını hisseder. Bir sözün doğru söylendiğinde, bir insanın hayatında nasıl yankı bulabileceğini orada öğrenir. Tiyatro ona var olmayı öğretir.


Sonra bir gün, o sahneden uzaklaştırılır. Hayat, insana yönünü değiştirmeyi öğretir. Sevdiği yerden koparılan biri ya susar ya da kendine yeni bir yol açar. Sadık Gürbüz için o yol türkü olur. Sazına sarılır. Türkü, insanın elinden alınamayan son sığınağıdır. Sahne kapanabilir. Kapılar yüzüne kapanabilir. İnsanın sesi kaldığı sürece, anlatacak bir yol hep vardır. O da o yolu seçer.
12 Eylül’ün karanlığı çöktüğünde, bu seçim daha da anlam kazanır. Sözü saklamadan ama onu koruyarak söylemenin yollarını bulur. Mahkemeler, yasaklar, baskılar gelir geçer. Geriye kalan tek şey, insanın kendisiyle kurduğu bağdır. O bağın adı onurdur. Türkü söylemek, insan kalmanın bir biçimidir.
Ruhi Su ile kurduğu bağ, bu yolculuğun en güçlü duraklarından biridir. Bir ustanın yanında durmak, onun nefesini duymak, onun açtığı yolda yürümek… Bu, yalnızca eğitim değil, bir aktarım meselesidir. Bir sesin, başka bir seste yaşamaya devam etmesidir. Sadık Gürbüz, bu mirası yalnızca taşmakla kalmaz elbette… Ona kendi hayatını, kendi sesini, kendi direncini ekler.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, onun hikâyesi tek bir başlıkla anlatılamaz. İçinde tiyatro, şiir, sinema, dostluk, mücadele vardır. Ve hepsinden önemlisi vazgeçmemek vardır. Çünkü onun için sahnede olmak, var olmanın en gerçek hâlidir.
Bu söyleşi, bir sanatçının hayatını anlatmaktan çok, sesinin neden hâlâ susturulamadığını anlamaya çalışıyor. Doğru yerden çıkan bir türkü, yalnızca duyulmaz. İnsanın içinde yer eder. Ve orada, uzun süre kalır.
• Çocukluğunuza dönsek… Müziğin sizi ilk yakaladığı an hangisi? Bir düğün mü, bir radyo mu, birinin söylediği bir uzun hava mı?
• Bilim, anne karnında dinlediğiniz müzik diyor. Ama benim ilk etkilendiğim Aşık Veysel’in bizim köyün kahvesinde çalıp söylediği türküler ve insanların ona gösterdiği saygıdır. Babası köy öğretmeni olan arkadaşımın ağabeyinin radyo teknisyenliği merakıyla orada dinlediğimiz ve söylediğimiz türküler, müziğin beni yakaladığı andır, diyebilirim.
• Amasya’dan İstanbul’a uzanan o yol sizde daha çok hasret mi bıraktı yoksa ses mi? O göç hâli müziğinize ne kattı?
• Çocukluğumda bir yıl Çorum’da okurken başlayan ağır gurbet duygusu, İstanbul’da da üstüne katmerlisini yaşattı. Hem yoksulluk hem ilk gençlik yenilgileri, benim türkülerimin temelini oluşturdu. Ancak, lise yıllarında başlayan sosyal gelişmelere katılma hevesi, bana sevda ile kavgayı birleştirme zorunluluğunu getirdi, zira bireysellikte kalmak en bencil duygulara hapsolmak demekti, o nedenle ilk uzunçalarımın adı “Sevdasıyla Kavgasıyla Pir Sultan Abdal”, o sevdanın kavgasına katılmak da en önemli onurumuz olmuştur.


• Hukuk fakültesi mezunusunuz. Hukukla Türkü arasında görünmez bir bağ var mı sizce? Adalet duygusu, şarkının içine sızar mı?
• Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Bedreddin, hep adalet aramadılar mı? Haklarının kavgasını vermediler mi? Halk, kendi sorunlarını dile getiren şairlerinin, ozanlarının yanında olmuştur. Bizim safımız, mazlum, ezilen halkın yanı olmalıdır.
• 70’lerin başında Şehir Tiyatroları’ndasınız. Genç bir müzisyen olarak o kapıdan ilk girdiğiniz günü hatırlıyor musunuz?
• Şehir Tiyatrolarına girmeden önce de müzikle ilgiliydim ama müzisyen değildim. Kendi yaptığım besteler bile vardı. Şehir Tiyatroları ile lise yıllarından beri EN BÜYÜK hayalim olan tiyatroya adım atmanın heyecanını yaşadım. Bu konu kocaman bir hikâye olur, hiç girmeyelim. Şehir Tiyatrolarında birkaç oyun müziği, film müziği yaptım. Sonraki yıllarda bunları konserlerime taşıyacaktım. “Adiloş Bebe” gibi.
• Muhsin Ertuğrul’un yönetimindeki bir kurumda çalışmak… Ondan size kalan en büyük miras ne oldu? Disiplin mi, cesaret mi, sahneye saygı mı?
• Muhsin Ertuğrul’u biz genç oyuncular az görürdük. Provaları ve oyunları hiç hissettirmeden en arkalardan izlermiş. Benim onunla tanışmam festival oyunlarından biri olan “Ömür Satan Hüsam Çelebi” ile oldu. Agâh Hün rahatsızlanınca rolünü kimse üstlenmemiş, Agah Hün’ün yerine ben çıkarak aynı reaksiyonları (alkışları) almıştım. Ertesi gün beni yanına çağırarak, iyi bir oyuncu olduğumu söyleyip, beni Goethe Enstitüsüne göndermeyi önerdi. Gidemedim. (Asker kaçağı idim?!) Fransız konsolosluğundan yabancı dil bursu sağladı.
Bu konu daha çok su kaldırır?!.. Genç oyuncuları özel eğitmenlerle (yurtiçi yurtdışı tanınmış eğitmenler) eğitmesi, bölge tiyatroları ile tiyatro sahnelerinin çoğaltılması, onun bir büyük tiyatro yol göstericisi olduğunun belgeleridir. “Seyirci bin gözlü canavardır” sözüyle sahne ciddiyetini özetler. Bunun cevabı da çok uzar…
• Tiyatro müziği yapmak size ne öğretti? Bir sahnenin ritmiyle bir Türkünün ritmi arasında nasıl bir fark var?
• Oyun müziği sahne ritmini ayarlar. Hem uyar hem uyarır ritmi. Ritmi belirleyen de o sahnenin duygusudur.
Köroğlu’ndaki kahramanlığı anlatırken, yürek nasıl çarpar, Yunus’ta nasıl dingin, Pir Sultan’da nasıl isyankârsa, türkü yaparken ya da söylerken de ritmi bu duygular belirler. Sözlerinin anlaşılır olması ise “olmazsa olmaz”dır. Çünkü türküler de oyun müzikleri gibi; şairinin ya da oyun yazarının mesajını iletir.
• O yıllarda sanat sizce daha mı “sorumluluk” yüklüydü? Yoksa biz mi bugün daha fazla anlam yüklüyoruz geçmişe?
• O yıllar bu yıllar yok. Sanatla uğraşan kişi “sanatçı” ise toplumuna karşı sorumluluk taşıyan kişidir. Bedreddin ya da Pir Sultan ya da Nazım ne kadar sorumlu tuttu ise kendini (Aziz Nesin, Yaşar Kemal, liste uzanıp gider) o da aynı sorumlulukla yaşar ve üretir.
Ben bu soruda; bugün sanata her zamankinden daha, daha fazla gereksinimimiz olduğunu vurguladığınızı düşünüyorum.
• 1976’da görevden uzaklaştırıldığınızda içinizde ne vardı? Kırgınlık mı, öfke mi yoksa “devam edeceğim” diyen bir inat mı?
• Ah ah!.. Beni o günlere götürmeyin roman çıkar içimden. Liseyi tiyatro yapacağım diye beş yılda bitirdim. Fakülteye tiyatro aşkını yaşıyorum diye hiç uğramadım. Uzaklaştırma ile ağacın dalından bir yeni sürgünü kırmışlar gibi oldum. Ancak tesadüfle bir halk gecesine sazımla ve türkülerimle katıldıktan sonra bu alan beni bırakmadı. Yıllar sonra uzaklaştırmaya ilişkin dava sonuçlandı, arkadaşlar döndüler, ben müzikte epey yol almış, tanınmaya da başlamıştım, dönmedim. Sahnede tek başına olmak, istediğin mesajı verebilmek daha cazipti. Sonraki yıllarda bu özlemimi, konuk oyuncu ya da film veya dizi oyunculuğu şeklinde biraz okşadım.
• 12 Eylül sonrası sanatçı olmak…
O dönem müzik yaparken insan önce kendini mi korur yoksa sözünü mü?
• Anlatacağımızı, sağ elimizle arkadan sol kulağımızı göstererek de olsa anlatıyorduk. Mahkemeler, DGM, Sıkıyönetim Mahkemeleri de yürürlükteki yasalara uyuyorlardı ve biz ilk duruşmalarda serbest kalıyorduk.
Sözünüzü söyleyebilmek için kendinizi koruyacaksınız ancak, en önemlisi “onur”unuzu koruyacaksınız.
Emek;
En yüce değer derler
Meğer
İnsanlık onuru imiş
En yüce değer
diye bir şeyler yazmışım çok eskilerde,
• O yıllarda en zor olan neydi? Sahne bulmak mı, dinleyiciye ulaşmak mı yoksa içindeki umudu diri tutmak mı?
• “Elin işe varmaz umut kurursa
Umudu dirence verecen diyor
İyi ol iyi kal der, her nefesi
İnsanlıkta aynı görür herkesi
Her canlıyı sev der, yoktur öfkesi
Tanrı’yı insanda bulacan diyor”
“Benim Pirim Böyle Diyor” deyişinden. Böyle bir deyiş yapmıştım. Bana ait sözler… Umut direnci besleyen en önemli kaynaktır.
Sahne bulmak, dinleyiciye ulaşmak, bugün de en büyük sorun; dün de öyleydi. Bugün biraz daha yasadışı, keyfi baskı ve engellemeler, yöneticileri daha da korkar hale getirdi. Salonu kendin tutarak konser yapmak da olağanüstü pahalı hale geldi bizim seslendiğimiz dar gelirli çevre için. Dolayısıyla muhalif sesini kısmanın etkili bir yolunu da buldular. Madem sanat alanında yoklar, o zaman sizi de yok etmeliler. “Dayanışma çözer” diyeceksiniz; evet ama onlar da tehdit ediliyorlar ve korkuyorlar. Bu konuyu da çok karıştırmayalım. Alınganlıklar olabilir
• Baskı dönemlerinde şarkılar daha mı derinleşiyor sizce? Acı müziği keskinleştirir mi?
• Her dönem kendine göre koşullardan geçiyor.
Sanat da yaşananlardan uzak değil, onunla koşut.
Bir annenin feryadı, acısı nasıl derin olmasın?
Genç yaşta yaşamdan koparılan, ayrı bırakılan sevgililerin acısı nasıl derin olmasın? Yurdundan, sevdiklerinden ayrı kalmak zorunda olanların acısı nasıl derin olmasın?
Ama umut her zaman, her koşulda, her yerde.
• Hiç “susmayı” düşündünüz mü? Yoksa sizin için susmak zaten bir seçenek değil miydi?
• İnsan her zaman düşündüğünü yapamaz. Bazen çok korktuğu halde, yapması gerektiğine inandığı şeyi yapar. Çok yorgunsunuzdur ama o yol gidilecektir.
• Ruhi Su ismini ilk ne zaman duydunuz? Sizin için o bir usta mı, bir vicdan mı, bir yol mu?
• Ruhi Su ismini ilk kez, türküleri onun gibi söylediğimi söyleyen bir hocamdan duydum. İstanbul’a geldiğimde türkülerini, sonraları da kendisini tanıdım. Öğrencisi oldum, birçok konserde birlikte sahne aldık. Çok baba, hoca ve arkadaştı. Aynı zamanda çok da esprili, çalışkan ve disiplinli idi.
İnsanları sevdiği kadar hayvan sevgisi de olan biriydi. Yenilikçi idi. Benim yeni arayışlarıma, çalışmalarıma çok katkısı vardır. Her çalışmamı götürür, görüşünü önerisini alırdım. Keşke bir Halk Müziği Senfonisi çalışmam olan, 1986’da çıkardığım “Toprağım ve Sevdam” albümümü dinleyebilseydi. Sarper Özsan yapmıştı düzenlemelerini. Başlattığı çağdaş şairlerden bestelemek ve opera eğitimli sesiyle o türküleri söylemek, onun getirdiği bir tarz, bir ekol, yani bir yoldur.
• Ruhi Su anmalarında sahnede olmak size ne hissettiriyor? Bir borç mu, bir bağlılık mı, bir devamlılık mı?
• Babasının türkülerini söyleyen bir çocuk heyecanı. Onun türkülerini söylemek ve aynı yolda onun gibi türküler üretmek ve en güzeli ve muhteşemi; dinleyenlerden, onun adına, onun gibi alkışlar almak bana türkü söylemeyi öğreten o büyük ustama tabii ki bir borç, bir minnettarlık ben var oldukça olacaktır.
• Sizce bugün toplumcu müzik yaşıyor mu yoksa sadece nostalji olarak mı hatırlanıyor?
• Toplumcu müzik; toplumda her zaman sorunlar olacağı ve bunu dillendiren sanatçılar da bulunacağı için, her koşulda ve her zaman diliminde olmaya devam edecektir.
• Bir türküyü söylerken onun tarihini de taşıdığınızı hissediyor musunuz?
Omuzlar ağırlaşıyor mu?
• Daha önceki sorulardan birinde de belirttiğim gibi, türkü duygu ile söylenir. Duygusuz söylenen bir türkü, katledilmiş gibidir. Neyi anlatıyorsanız, hangi düşünceyi yansıtıyorsanız, duygunuz onu taşır. Bir direniş türküsünde direnme halini, bir sevda türküsünde aşk halini duygunuzla iletmeye çalışırsınız. Bunun tersi, türküye ihanettir. Bir ağıtı horonla anlatamayacağınız gibi… Burada biraz tiyatro gerekiyor galiba.
• Ahmed Arif gibi şairlerin sözlerini bestelerken önce kelime mi size gelir yoksa melodi mi?
• Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Sennur Sezer, Gülten Akın, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı, Refik Durbaş, Orhan Kemal ilk aklıma gelen isimler benim müziklediklerimden. Önce söz beni sarar, sonra ben onu müzikle sarar, belerim.
• Doğru türkü söylemek ne demektir? Teknik mi, niyet mi, hayat tecrübesi mi?
• Söylediğim gibi, duyguyu iletebilmektir doğru türkü söylemek demek. Önce söylediğiniz anlaşılacak. “Türkü” demenin ezgilenmiş şiir demek olduğu gerçeğini hep en ön planda tutmak gerektiğini unutmamak demektir. Deneyim ise her alanda, kişiye bir kazanım sağlar. Bunu sahnede yapıyorsanız, ses düzeni ve teknik donanım, savaşan erin silahları gibidir. O ne kadar güçlü olursa, yaptığınız müziğin etkisi de o denli artar. Bunlar yoksa, yaptığınız müzik ne denli güzel olsa da sokakta gördüğün, üstü başı yırtık ama içi dünya güzeli kâğıt toplayıcısına benzersin.
• Sahneye çıktığınızda en çok neye dikkat edersiniz? Ses mi, göz teması mı, o anki ruh hâli mi?
• Tabii ki önce ses. Sonra seyircinin dikkatini göz temasıyla ölçer, kendimi denetlerim.
Ruh hali tiyatro yoluyla kontrol altına alınır. Babam öldüğünde de sahneye çıktım, ağır böbrek taşı düşürürken de sevgilimden ayrıldığımda da. Seyirciyi bunlar hiç ilgilendirmez. Siz sahnede görevinizi yapacaksınız.
• Bugünün genç müzisyenlerine baktığınızda sizi en çok ne şaşırtıyor?
• Pek şaşırmıyorum. Her birisi taşsız, dikensiz bir yer arıyor basmak için.
• Dijital çağda türkü üretmek sizce zorlaştı mı, kolaylaştı mı? Hafıza mı hızlandı yoksa yüzeyselleşti mi?
• Dijitalden hiç anlamıyorum. Ancak gördüğüm, çok rahat üretiyorlar, yapay zekâ, yapay müzik, sahte notalar, sahte duygular vs.
• Bugün Türkiye’de sanatçının en büyük sınavı nedir sizce? Politik baskı mı, piyasa baskısı mı?
• Bu soru için de kitaplar dolusu yazılar yazıldı. Önce yaşamda kalabilmek. Politik baskı da piyasa da hiç etkili olmaz. Politik baskı, ilkeli ve kararlı dirençle kırılır. Piyasada sizinle aynı düşüncede olanların dayanışmasıyla kırılır. Ben, örneğin, 12 Eylül’de yasaklı olduğum altı yıl boyunca elden sattığımız kasetlerle bir şekilde nefes alabildim.
• Geriye dönüp baktığınızda “iyi ki vazgeçmemişim” dediğiniz bir an var mı?
• Vazgeçtiğim önemli bir şey olmadığı için (örneğin 22 yaşındaki arabamı değiştirmekten, Türkiye ekonomisi nedeniyle vazgeçtiğim gibi?!..) “İyi ki” sözcüğünü kullanmıyorum. Yeter ki insanlarımız bizden vazgeçmesinler. Sahnede olmak benim için VAR olmaktır; gerek sinema TV, gerek müzik konserleri olarak. Bunlar yoksa bizim de var olmamızın hiçbir gereği kalmaz. Zaten iktidarın bizler için bir sabun fabrikası projesi vardır büyük olasılıkla?!..
• Onur kelimesi sizin için ne demek? Bir sanatçının onuru neyle ölçülür?
• Onuru anlatmıştım. Sanatçının onuru da seslendiği kitlesinin ona verdiği “DEĞER”dir; “SAYGINLIK”tır.
• Bugün 20 yaşında olsaydınız… Yine aynı yolu seçer miydiniz?
• Öyle olacağını düşünüyorum. 20’sine geldiğimizde göreceğiz; ne kararda kalıyoruz. Sevdiğimizi sever miydik, tiyatro ya da müzik yapar mıydık? Avukatlığa böyle uzak kalır mıydık? Ama ben yokluk içindeki “VAR”lığı seviyorum. En büyük zenginliğin “SAYGINLIK” olmasını seviyorum.











