Cem Karaca, vefatının üzerinden geçen yıllara rağmen şarkılarındaki derin itiraz ve toplumsal vicdanla yaşamaya devam ediyor. Taner Öngür’ün dilinden Fenerbahçe açıklarında batmak üzere olan bir tekneden Zeki Müren ile paylaşılan gazino sahnelerine; Vecdi Yücalan’ın anılarındaki baba şefkatinden “Islak Islak”ın yazılış öyküsüne uzanan bu zengin portre, usta ismin hem insani hem de sanatsal portresine ışık tutuyor.
Anadolu’nun anlatı gücünü Rock’ın sert diliyle buluşturan Cem Karaca, müziğiyle bir toplumun hafızasına dokundu. Onu anarken, şarkılarının hâlâ neden bu kadar canlı olduğunu yeniden düşünüyoruz.
Cem Karaca, Türkiye’de Rock müziğin yalnızca bir tür değil, bir duruş, bir itiraz ve bir hafıza biçimi olabileceğini gösteren çok değerli isimlerinden biriydi. 1945’te İstanbul’da doğdu; sahneyle ilk teması, annesi Toto Karaca’nın tiyatro ve müzik dünyasındaki varlığı sayesinde çok erken yaşlarda başladı. 1960’ların sonunda Apaşlar, Kardaşlar ve Moğollar ile yaptığı çalışmalar, Anadolu Rock’ın temel taşları arasında yer aldı. Halk müziğinin anlatı gücünü sert Rock diliyle birleştiren yaklaşımı, onu yalnızca bir şarkıcı değil, toplumsal hafızayla temas eden bir anlatıcıya dönüştürdü.
1970’lerin ortasında kurduğu Dervişan, Cem Karaca’nın müzikal ve düşünsel çizgisinin en berraklaştığı dönemlerden birini temsil eder. “Yoksulluk Kader Olamaz,” “1 Mayıs” ve “Tamirci Çırağı” gibi eserler, dönemin politik atmosferini slogan diline yaslanmadan, güçlü hikâyeler ve karakterler üzerinden aktardı. Bu dönemde Karaca’nın sesi, yalnızca güçlü değil, teatral; yer yer sert ama daima insani bir tondaydı. Şarkıları hem sahnede hem plaklarda doğrudan dinleyeni muhatap alan bir anlatım taşıyordu.
1980 askeri darbesi sonrasında Almanya’da geçirdiği yıllar, Cem Karaca’nın hayatında zorunlu bir kopuş ve bekleyiş dönemi olarak yer aldı. Bu süreç, onun üretimini sürdürdüğü ancak ülkesinden ve dinleyicisinden fiziksel olarak uzak kaldığı bir zaman dilimiydi. Müziğinde belirgin bir içe dönüş ve mesafe hissi belirdi; yaşananlar, doğrudan polemiklere girmeden, daha dolaylı ve temkinli bir anlatımla şarkılarına yansıdı.
1987’de Türkiye’ye dönüşü, yalnızca bir geri dönüş değil; değişmiş bir ülke ve yeni kuşaklarla kurulan taze bir temas anlamına geliyordu. Cem Karaca bu dönemde, kendi mirasını tekrarlamak yerine genç Rock gruplarını dikkatle takip eden, onlara alan açan ve cesaretlendiren bir figür olarak öne çıktı. Konserlerde, söyleşilerde ve ortak projelerde genç müzisyenlerle yan yana durmayı seçti; Rock müziğin yaşayan, devinen bir kültür olduğunun altını çizdi.
Sahneye adım attığı ilk günden beri, çağdaşı müzisyenler için bir pusula, kendisinden sonra gelenler için elden ele geçen bir meşale, dinleyicileri içinse yalnız olmadıklarını hatırlatan bir ses oldu; sadece müzisyenlerin ve müzik dinleyenlerin değil, bir toplumun vicdanı olarak yer etti.
Bugün Cem Karaca’yı dinleyip de etkilenmeyen çok az kişi var. Birkaç nesil onu sahnede görmedi ama “Islak Islak” ile sevdiğine sarıldı, “Tamirci Çırağı” ile ustasına kızdı, “Safinaz”ın kaderine sövdü, “Çok Yorgunum” ile hiç bilmediği limanlara yelken açıp, hiç bilmediği limanlarda kalmayı seçti. Sadece bir dönemi değil, nice dönemlere yayılacak bir ruh hâlini etkiledi.
Cem Karaca, 8 Şubat 2004’te aramızdan ayrıldı. Bugün onu dinlerken yalnızca geçmişe değil, hâlâ süren bir sohbete kulak veriyoruz. Şarkılarında saklı hikâyeler, öfkeyle olduğu kadar şefkatle de kurulmuş bir dünyanın izlerini taşıyor. Belki de bu yüzden Cem Karaca, anılardan çok, her yeni dinleyişte bugüne dokunan bir tanık olarak yaşamayı sürdürüyor.
Cem Karaca’yı kısaca anlatmak mümkün değil; bu yüzden kısa bir hatırlatmanın ardından sözü onu en yakından tanıyanlara bırakacağım. Cem Karaca’nın yol arkadaşı Taner Öngür ve öğrencisi Vecdi Yücalan, Stüdyoİmge’den Çetin Şan‘a, Cem Karaca’yı anlatacaklar.

Bitmeyen bir dostluk: Bir beyaz araba ve köhne bir tekne
Sevgili Cem Karaca’yı, aramızdan ayrılışının yirmi birinci yılında, grup arkadaşı, bas gitaristi ve dostu Taner Öngür’ün anılarıyla anıyoruz.
Taner Öngür, 1968 yılında Okan Dinçer Kontrastlar grubunun dağılmasının ardından, bas gitarist olarak ününü duyan iki önemli isimden teklif alır: Erkin Koray Dörtlüsü ve Cem Karaca ve Apaşlar. Bu teklifleri nasıl değerlendirdiğini ve Cem Karaca ile ilk karşılaşmasını şöyle anlatır:
“O yazın sonu —1968 yazı— grup (Okan Dinçer Kontrastlar) faaliyetini durdurdu. Ondan sonra bana iki gruptan teklif geldi. Biri Erkin Koray Dörtlüsü’nden, biri de Cem Karaca ve Apaşlar’dan.
Ben o sırada Fatih’te, Yavuz Selim Mahallesi’nde, Vatan Caddesi’ne yakın bir ara sokakta oturuyorum. Bir gün büyük beyaz bir araba geldi. İçinden beyaz çerçeveli gözlükleriyle Cem Karaca indi. Bütün kadınlar pencerelere çıktı falan… Ben de mahalleye hava atıyorum tabii.
Neyse, aldı beni, bindik arabaya; Suadiye’de, iki katlı, bahçe içinde bir villaya gittik. İçeride gitarlar, amfiler… Ortam hazır yani. Cem Karaca ve Apaşlar bana bas gitaristleri olmamı teklif ettiler. Konuştuk, birlikte prova yaparız diye anlaştık.
Sonra Fatih’e, eve döndüm. Bu arada Erkin Koray da beni grubunda istiyordu. Oturdum düşündüm: ‘Bunlar zengin çocuklar ya, bana uygun değil. Erkin Koray bana daha yakın.’ Aradım, ‘Erkin Baba, ben geliyorum,’ dedim. Böylece Erkin Koray Dörtlüsü’nde çalmaya başladım.
Yıllar sonra bunu Cem’e de anlattım. ‘Ben proleter çocuğuyum, sizinle yapamam diye düşündüm,’ dedim. Bir güldü… ‘Yaaa,’ dedi, geçti.”
Taner Öngür yaklaşık on yıldır Heybeliada’da yaşıyor. Dışarıdan bakıldığında herkesten uzak, münzevi bir hayat sürüyormuş gibi görünse de durum tam tersidir. Teknolojiyi ve iletişim kanallarını ustalıkla kullanır; gündemi ve müzik dünyasında olup biteni yakından takip eder. Adada yaşamayı tercih etmesinin nedenlerinden biri de denize duyduğu sevgi. Bu vesileyle, yakın dostu Cem Karaca’nın deniz tutkusunu ve bu tutkunun başına açtıklarını da anlatır:

“Cem’in bir teknesi vardı. İkinci el, bayağı kötü kalite bir balıkçı teknesi. Hesapta geceleri arkadaşlarıyla balığa çıkacak. Ama tekne sürekli bozulurdu. Çevredeki balıkçılar artık alışmıştı; ‘Cem abi yine mi kaldın?’ diye koşup gelir, tekneyi çekerlerdi.
Konserlerden kazandığı paranın neredeyse tamamını bir motor ustasına verirdi, tekneyi tamir etsin diye. Ama usta da işi adam gibi yapmazdı; tekne yine yolda kalır, para ziyan olurdu. Kısacası Cem’in hayatı o tekneyle geçiyordu.Bu hikâyeyi Cahit Berkay’dan dinledim. Bir gün birlikte Cem’in teknesiyle balığa çıkmışlar. Cahit’in oltasına acayip büyük bir şey vurmuş. Çekip bakmışlar; yavru bir köpekbalığı. Cem köpekbalığını tekneye almış, küreği eline geçirmiş, ‘Menhus hayvan! Marmara’daki balıkları siz bitirdiniz,’ diye azarlamış.”
Teknenin hikâyesi burada bitmez. 1977 ya da 1978 yıllarında bu maceranın son perdesi açılır:
“Fenerbahçe açıklarında, arkadaşlarıyla balık tutup keyif yaparlarken bir bakıyorlar, tekne su almaya başlamış. Cem hemen montunun önünü ilikliyor; son konserin bütün parası cebinde.
‘Ben gidip yardım bulayım,’ diyor. ‘Siz tahtalara falan tutunun, geliyorum.’
Hiç düşünmeden denize atlıyor. Zaten çok iyi yüzerdi. Fenerbahçe Orduevi’ne doğru yüzüyor. Kıyıya çıkınca askerler parola soruyorlar.
‘Yahu,’ diyor, ‘ben Cem Karaca’yım! Tekne battı, adamlar boğuluyor. Nöbetçi subayı çağırın!’ diye bir güzel azarlıyor askerleri.
O sesi duyunca askerler ikna oluyor. Gidip teknedekileri kurtarıyorlar.
O tekne hâlâ oralarda duruyor. İlgilenenlere duyurulur: Cem Karaca’nın teknesi hâlâ denizin dibinde, bulunmayı bekliyor.”
Cem Karaca’nın tekne maceraları İstanbul kıyılarıyla da sınırlı değildir. 1975 yılında, İzmir Fuarı’nda çalmak üzere Dervişan’la turneye çıktıklarında bu kez tekneyi İzmir’e götürmeye karar verir:
Tekneyi tek başına götürmenin tehlikeli olduğu anlatılmaya çalışılır, ama Cem kararını vermiştir. Tekneyi bir kamyona yükletir, İzmir’e götürür. Sığacık Koyu’nda, kaldıkları otelin önünden denize indirirler. Orada tam bir ay kalırlar. Cem her gün balığa çıkar, akşamları tuttuklarını pişirip yerler.

Bu turnenin bir de unutulmaz Zeki Müren hikâyesi vardır:
“Zeki Müren assolistti, programı o yapıyordu. Gazinonun o yılki büyük iddiası da Döner Sahne’ydi. Bir sanatçı önde programını yaparken, diğeri arkada hazırlanıyordu. Ama öyle otomatik falan sanmayın; iki kişi var, biri çekiyor, öteki itiyor. Bazen sahne sıkışıyor ama bir şekilde dönüyor.
Biz saat 22.00 gibi çıkıyoruz sahneye. Yer büyük, tıklım tıklım dolu. Biz çıktığımızda gelenler belli: favorili, uzun saçlı rockçı gençler. Biz de tulumları giyip çıkıyoruz sahneye; ‘Tamirci Çırağı’, ‘Mutlaka Yavrum’ gibi devrimci parçalar… Sloganlar atılıyor.
Ama konser bitince salonun dörtte üçü kalkıp gidiyor. Zeki Müren’e kalıyor mu, dörtte bir.
Ertesi gün programı değiştiriyor. Önce Zeki Müren çıkıyor, sonra biz. ‘Gelenler bu grubu seviyor. Beni sevmeseler de onları dinlemek için beni de dinlesinler,’ diyor. Ve assolistliği bize bırakıyor.”


Taner Öngür, Moğollar ve Dervişan’da birlikte müzik yaptığı dostunu, yol arkadaşını hep sevgiyle anıyor:
“Cem tam bir grup adamıydı. Onun idolü Ian Anderson’dı. Kafasındaki grup; tasarımıyla, sahne hareketleriyle Jethro Tullvari bir ekipti. Birlikte üretmeyi, paylaşmayı severdi. Yaptıkları işleri anlatırken de hep ‘biz birlikte yaptık’ derdi.”
Bir de çizerlere özel bir çağrısı var:
“Cem karikatür gibi bir herifti. Onu çizmek de kolay. Çizerlere hep diyorum, ‘Şu Cem Karaca hikâyelerini anlatalım, çizin,’ diye. Red Kit vücudu çizeceksin; üstüne fötr şapka, sakal, gözlük… Oldu sana Cem Karaca.”
Cem Karaca, müziğiyle, sözleriyle ve geride bıraktığı bu güzel hikâyelerle çok uzun zamanlar daha aramızda olacak.
Sevgiyle anıyor, özlemle hatırlıyoruz.

Bir rol modelden fazlası: Vecdi Yücalan’ın anlatımında Cem Karaca, müzikle kurulan bir hayat ve yarım kalan bir veda
Türk Rock camiasında sözünü sakınmayan, doğayla ve hakikatle yan yana duran ender gruplardan Objektif‘in solisti Vecdi Yücalan, bu kez rol modeli ve dostu Cem Karaca’yı anlatıyor. Kimi insanlar müziğiyle, kimileriyse yaşadıklarıyla iz bırakır; Cem Karaca, Vecdi Yücalan’ın hayatında her ikisiyle birden yer alıyor.
“Benim için Cem Karaca her şeyden önce babam gibiydi,” diye başlıyor söze.
Sahnedeki büyüsünü anlatırken, sözü ister istemez kökenine getiriyor. Annesi Toto Karaca ve babası Mehmet Karaca’nın tiyatrodan taşıdıkları disiplin, çocukluğunu geçirdiği kulisler…
“Cem Karaca şarkıcı olmadan önce tiyatrocuydu. Bu yüzden sahnede yalnızca şarkı söylemez, bir hikâye anlatırdı. Sahnedeki tavrı, hareketleri, konser boyunca kurduğu dramatik yapı, uzun konuşmaları… Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Şarkı söylemeden evvel sahneyi öğrenmişti,”
Vecdi’den Cem Karaca’nın müziğe adım atış hikayesini de dinliyoruz.
“Cem Abinin müziğe başlaması da bir aile hikâyesiydi. Toto Karaca, oğlunun yeteneğini fark edince onu önce Erol Büyükburç’a, ardından İlham Gencer’e götürdü. Cem Karaca, ses eğitimini asıl olarak İlham Gencer’den aldığını söylerdi. Etkilendiği ustalar sorulduğunda ise ilk sıraya Ruhi Su’yu, hemen ardından çoğu kişinin beklemediği bir ismi, Zeki Müren’i koyardı, bence bu etki özellikle diksiyonda ve kelimeyle kurulan ilişkide hissedilir.”
Vecdi Yücalan ve Cem Abi’sinin tanışması 1988 yılında oldu. O yıl Cem Karaca’nın düzenlediği Altın Çınar Müzik Yarışması, Objektif’in de kurulmasına vesile olmuştu. O günden sonra sadece sahneleri değil, anıları da paylaşmaya başladılar. Cem Karaca’nın aktardığı bir hikâyeyi Vecdi’den dinleyelim.
“Cem Karaca’yı sahnede izlemek ayrı, onun hikâyelerini dinlemek apayrı bir şeydi. Bana anlattığı hikâyelerden biri hâlâ aklımdadır.
Anadolu turnesindeler. Minibüsün üstüne bağlanmış hoparlörlerle yola çıkılan yıllar… Gecenin dördünde Turhal civarında bir kasabadan geçiyorlar. Açlar. İlk buldukları hana giriyorlar. “Han” dediysek Cem Abinin abartılı anlatmasıyla, içeride meşaleler yanan orta çağ hanı değil, sıradan bir Anadolu konaklama yeri. Hancı kapıyı açıyor, onları içeri alıyor. Yemek hazırlanırken hancı çıkıyor, elinde pikapla geri dönüyor, lambalı radyoya bağlıyor ve plağı koyuyor.
“Namus Belası” çalmaya başlıyor. Cem abi anlatırken hâlâ şaşkındı.
‘Sabahın dördü,’ diyordu, ‘Turhal’ın bir kasabası. Adam bizi tanıyor, plağı koyuyor, olacak iş değil.’
O an yaşadığı şoku hep hissettirirdi. Anadolu’yla kurduğu bağın ne kadar derin olduğunu o hikâyede daha iyi anlarsınız.”
Cem Karaca’nın sözcüklerle oynaması, her konudaki derin bilgisi, araştırmaya ve öğrenmeye merakı da Vecdi’nin ilham kaynaklarından biri.
“Cem Abi çok okuyan, çok merak eden biriydi. Yanlış bildiği bir şey varsa oturup düzeltir, örnekleriyle anlatırdı. Gençliğe dair hayıflanmaları da buradan gelirdi: Kimsenin kitap okumadığından, kelimelerin fakirleşmesinden, dilin sığlaşmasından şikâyet ederdi. Birlikte sahne aldığımız bir barda program öncesi oturduk sohbet ettik.
‘Ulan oğlum kimse kitap okumuyor’ dedi.
O zamanlar gençlikten şikâyet etmeye başlamıştı.
‘Biz Kafkaları falan okuduk, artık kimse okumuyor bunları. Bak ne yazdım’ deyip bana “Islak Islak”ın sözlerini okudu, ‘Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine? Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle’.
Ben inanılmaz derecede etkilendim o sözlerden çünkü çok ilginç metaforlar vardı. O akşam ben de gittim “Dağlarda” adlı parçayı yazdım evde. Cem Karaca’nın “Islak Islak” parçasındaki metaforlardan etkilenerek yazdığım parçadır “Dağlarda””

Bir başka hikâyede Vecdi’nin Cem Karaca’nın karşısında “Tamirci Çırağı”nı söylemeye “cesaret” ettiği anı anlatıyor ve sonrasında içinde kalan o büyük boşluğu.
“İstinye’de bir barın açılış gecesinde birlikteydik. Biz ön grup, Cem Karaca ana grup olacaktı. Konserden önce konuştuk. Finalde farklı bir düzenlemeyle “Tamirci Çırağı”nı çalmak istediğimi söyledim. Normalde gelenektir, ana sanatçının parçası çalınmaz.”
‘Çal ulan, çal,’ dedi.
Çaldık. İndik sahneden. Cem abi çıktı, altıncı parçada “Tamirci Çırağı”nı söyledi, sonra o da indi. Tekrar sahneye çıkmadı. O gece yarım kaldı. İçimde bir şeylerin kapandığını hissettim ama adını koyamadım.
8 Şubat sabahı televizyonu açtım. Cem Karaca’yı kaybettiğimizi söylediler. Olduğum yere çöktüm. Gittik Bakırköy’deki evine. Orada oturduk, sustuk.
Kaybettik babayı.
Benim Cem Karaca’yla ilgili anlatabileceklerim bunlar. Hikâyeler çok. Ama benim için hepsi bu dört ana hat etrafında dönüyor: Tanışmak, dinlemek, aynı sahneyi paylaşmak ve vedalaşmak.”
NOT: Cem Karaca’nın ölüm yıl dönümü sebebi ile ufak bir yazı dizisi hazırladık. Dizinin tüm yazıları:










