Volkan İncüvez, Okan Kaya ve Berkan Tilavel’in oluşturduğu bu sıra dışı üçlü, notaların ötesinde saf bir “hissedişin” peşine düşüyor. Makamsal tınıların Progresif Rock enerjisiyle harmanlandığı, türlerin birbirine karıştığı bu müzikal evrende, her performans önceden kurgulanmamış birer keşif anına dönüşüyor. “Cereyan” albümüyle doğaçlamanın sınırsız gücünü kanıtlayan ekip, Stüdyoİmge okurlarını hız çağının gürültüsünden uzaklaşıp, müziğin bir oyun alanına dönüştüğü o dingin ve derinlikli nehre dahil olmaya çağırıyor.
İsmi ilk duyduğunuzda bir şey yerinden oynuyor. Hissikablelvuku bir grup adından çok bir titreşim gibi duruyor; sezgiyle başlayan, gerçekle karşılaşınca vuku bulan bir hâl. Onlar için bu kelime önce yaptıkları müziği tarif etme ihtiyacından doğmuş. Zamanla tarif geri çekilmiş, isim müziğin kendisine dönüşmüş.
İstanbul merkezli üçlü; Volkan İncüvez (vokal, çağlama, gitar), Okan Kaya (bas gitar) ve Berkan Tilavel (davul), tür sınırlarını umursamayan ama kendi iç disiplinini fazlasıyla ciddiye alan bir birliktelik kurmuş durumda. Makamsal dokuların, Progresifve Saykodelik katmanların, Rock enerjisinin ve şehir hafızasının iç içe geçtiği bu yapı, notalardan çok dinleme hâline yaslanıyor. Onlar için prova, sohbetin provası. Parça, tamamlanan bir form değil; güzel bir kıvam. Hata ise yok. Oyun var.
“Cereyan” ile birlikte tamamen doğaçlama bir kaydı dinleyiciye bırakan Hissikablelvuku, müziği hız çağında ağır akan bir nehir gibi kuruyor. Develerin çölleri ağır ama emin adımlarla geçmesi gibi. Sahnede birbirlerine bakıp gülüyorlar; çünkü bazen nereye gittiklerini kendileri de bilmiyor. Ve belki de mesele tam olarak bu: bilmemek ama birlikte yürümek.
Bu söyleşide sezginin kalpte doğduğu yere, müziğin konuşmadan anlaştığı o alana yaklaşıyoruz.
• Önce en başa gidelim… Hissikablelvuku kelimesi bir hâli, bir durumu çağrıştırıyor. Bu isim ilk kimden çıktı ve “tamam, bu biziz” dediğiniz an ne zamandı?
• Hissikablelvuku, bizim yaptığımız müziğe ve ona yaklaşımımıza koyduğumuz bir isimdi. Başlarda öyle kullanıyorduk ama doğal bir yolla grup ismine dönüştü. İsim Volkan’dan çıktı.
• Müziğinizde net bir tür yok ama çok net bir ruh var.
Siz kendiniz anlatırken, bu müziği hangi kelimelerle tarif ediyorsunuz?
• “Müzik hakkında yazmak, mimari hakkında dans etmek gibidir” demiş Monk. Ben de son derece katılıyorum bu yaklaşıma. Çünkü zaten öyle yapabilseydik icimizdekileri yazıyla anlatırdık. Ama İstanbul, Progresif, Saykodelik, Rock. Bunlar dokunduğumuz genrelar.
• Üçünüz de farklı müzikal geçmişlerden geliyorsunuz. İlk birlikte çaldığınız anı hatırlıyor musunuz? “Buradan bir şey çıkar” dediğiniz o ilk kıvılcım nasıldı?
• Biz hiç çalmadan ve tanışmadan zaten o kıvılcımı görüp birbirimize ulaştık. Hissikablelvuku kelimesi biraz burdan da geliyor. İlk buluşmamızda 6-7 saat hiç durmadan çaldık.
• Doğaçlama sizin için bir teknik mi yoksa bir karakter meselesi mi?
• Doğaçlama bizim için müzik yapmanın temel motivasyonlarından. Aynı zamanda da bir yaşam şekli. Doğaçlamanın ne kadar ustaca veya teknik olup olmaması çok önemli değil. Anlatsın ve yaşasın yeter.
• Sahnede çalarken “kontrol” ile “bırakma” arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Biri diğerine ağır bastığında ne oluyor?
• O denge kendiliğinden kuruluyor. Bir taraf ağır bastığında müzikten biraz uzaklaşılabiliyor.
• Prova kavramı sizde ne anlama geliyor? Gerçekten prova yapıyor musunuz yoksa sadece yan yana gelip çalmayı mı tercih ediyorsunuz?
• Birbirimizle iletişimin, sohbetin, cereyanın provasını yapıyoruz. O da zaten bir süre sonra çalmaya dönüşüyor. Muhabbetin provası olmuyor, genellikle yeni yeni fikirler doğuyor.
• Cereyan albümü tamamen canlı ve doğaçlama kayıtlardan oluşuyor. Stüdyoya girerken bir planınız var mıydı yoksa gerçekten hiçbir şeyi tutmamaya mı karar verdiniz?
• Bir takım sevdiğimiz “riff” ler vardı. Ama tamamen doğaçlama çaldık.
• Bir parçanın “tamamlandığını” ne zaman hissediyorsunuz? Yoksa sizin için hiçbir parça gerçekten bitmiyor mu?
• Şimdilik ucu açık bir şekilde ilerlediğimiz için bir parçayı tamamlama olarak bakmıyoruz. Ama güzel bir kıvama geldiğini anladığımız anlar var tabi. Özellikle çaldığımızda ve/veya dinleyiciyle buluştuğunda yaşadığımız duygudan bunu anlayabiliyoruz.
• Dinleyicinin müziğinize yaklaşımını nasıl hayal ediyorsunuz? Kulaklıkla, gözleri kapalı mı… yoksa kalabalık bir mekânda, bedenle mi?
• Nasıl isterlerse… Ormanda bir yürüyüş. Bazen vahşi bazen huzurlu.
• Sahnede çalarken birbirinizi “dinleme” hâliniz çok belirgin. Bunu yıllar içinde mi öğrendiniz yoksa baştan beri var mıydı?
• Müzik, çalmaktan çok dinlemeyi bilmekle ilgi bence. Üçümüzün bu ve benzeri konularda yaklaşımları oldukça yakın ve tutarlı. Bu da etkimizi ve ifademizi kuvvetlendiriyor olabilir. Ensemble kültürüne hâkimiz üçümüz de.
• Hissikablelvuku’da bireysel egolar nasıl bir yerde duruyor? Biri öne çıkmak istediğinde müzik buna izin veriyor mu?
• İnsana dair her şeye kapımız açık. Hayat içinde sınırları var tabii ki. Ama müzikte öyle bir sınırı koymuyoruz.
• Okan, bas gitar senin elinde sadece bir altyapı değil, neredeyse yönlendirici bir rol üstleniyor. Bu bilinçli bir tercih mi?
• OKAN: Bilinçli bir tercih. Bas gitarla ve bas seslerle ilgili çok kafa yordum. Çocukluğumdan beri bir sürü enstrüman çaldım, çalmaya çalıştım. Duyduğum ve çıkarmak istediğim her sesi bas gitarda nasıl olur diye düşünmeye çalıştım zaman içinde. Bunun bir etkisi olabilir.
• Berkan, davul senin için zaman tutmaktan çok daha fazlası gibi. Ritmi “anlatı”ya dönüştürdüğün anlar oluyor mu?
• BERKAN: Davul benim için sadece zamanın içinde pataküte vurduğum bi çalgı değil. Kendimi o anın hikâyesi ve üslubu çerçevesinde ifade ettiğim bir parçam.
• Üçünüz için de sorayım: Sahnedeyken bir an geliyor mu, “şu an biz de bilmiyoruz nereye gidiyoruz” dediğiniz?
• Kesinlikle. Birbirimize bakıp gülüyoruz.
• Hissikablelvuku müziği gündelik hayatla nasıl ilişki kuruyor? Sokak, şehir, gürültü, kalabalık… bunlar müziğinize sızıyor mu?
• Müzik bi manzara gibi. Gürültüyü, kalabalığı, sessizliği, sokağı görebildiğin, hissedebildiğin bir yer. İstanbul manzaraları, mekânlar, olaylar ve anları düşüncede yaratıyor yer yer. Müzikle mi yoksa biraradalığımızla mı ilgili tam kestiremiyoruz ama şöyle bir durum var. Dinleyenlerden ve dostlarımızdan insanlara 90’ların sonundan 2010 ortalarına kadar olan süreçteki İstanbul ve müzik ortamını hatırlattığımıza dair cümleler duyuyoruz.
• Bugünün hız ve üretim baskısı içinde, bu kadar “anda” kalan bir müzik yapmak bir direnç biçimi mi sizce?
• Bu bir tavır. Biz o kulvarda değiliz. Develer ağır ağır giderler ama çölleri geçerler hızla işimiz yok. Böyle bir akış içinde içtiğiniz su bile bazen politik bazen gündelik tavır olarak bir şeyleri sembolize ediyor. Zamanın gereksinimleri kendimizden, üretimlerimizden ödün vermeden çözmeye anlamaya ve kendimizcesini ortaya koymaya çalışıyoruz.
• Dinleyiciden gelen tepkiler sizi etkiliyor mu yoksa siz kendi içinizde kapalı bir döngüde mi çalıyorsunuz?
• O an ruh hallerimize göre şekilleniyor her şey. Online dönüşlerin üretimlerimizde veya motivasyonumuzda bir etkisi yok. Sahnedeyken de bazen kapanıp üçümüz bazen de seyirciyle birlikte seyreden bir hale geliyor.
• Hissikablelvuku bir proje mi yoksa açık uçlu bir yolculuk mu?
• İçimizde kısık ateşte kaynayan bir hayaldi böyle bir müziğin içinde olmak. Bizim için bir proje değil, projeden fazlasıdır.
• Birlikte çalarken hiç “konuşmadan anlaştığınız” anlar oluyor mu? O sessizlikler size ne söylüyor?
• Denizin ortasında küçük bir salda hafif hafif sallanıyoruz gibi gelir bize o anlar. Dingin olabilmeyi hatırlıyoruz. Zaten konuşmadan anlaştığımız bir yer müzik.
• Müziğinizde hata diye bir şey var mı yoksa her şey “olan” mı?
• Müzik bizim için bir oyun alanı. “Hata” diye birşey yok oynuyoruz.
• Dinleyici Hissikablelvuku’dan çıktıktan sonra aklında ne kalsın isterdiniz. Bir melodi mi, bir duygu mu yoksa tarif edemediği bir hâl mi?
• Müzik dinleyiciye hayal kurdursun istiyoruz. Ek olarak güzel ve iyi şeyler üretme isteği uyandırsa ne güzel olur.
• Son olarak… Eğer Hissikablelvuku bir cümle olsaydı, o cümle nerede başlar, nerede susar?
• Kelime anlamı olarak sorsaydınız ‘sezgi, kalpte doğar; gerçekle yüzleşince görevini tamamlar’ gibi bir şeyler söylerdik ama insanın kendi yaptığı müzikle veya grubuyla ilgili böyle cümleler kurması abartılı ve komik geliyor bize.
Fotoğraflar: Birkan Can Uzun










