Bostancı sahil hattında uzanan Ragıp Paşa Köşkü, Meral Akman’ın anlatımıyla taş ve ahşabın ötesine geçerek yaşayan, anımsayan ve fısıldayan bir karaktere bürünüyor. Mervyn Peake’in yarattığı o karanlık ve görkemli şato estetiğiyle kurulan paralellikler, yapının sessiz koridorlarında yankılanan hayali tınıları bugünün karmaşasına bağlıyor. Sahil yolundaki sıradan bir yürüyüşü, mimarinin hafızasına ve duvarlara sinmiş gizli çalma listelerine doğru bir keşfe dönüştüren yazı, Stüdyoİmge okurlarını tarihin tozlu rafları ile edebiyatın büyülü dünyası arasında kurulan o ince köprüde ağırlıyor. Şehrin gürültüsünden sıyrılan bu estetik durak, geçmişin melankolik ruhunu modern bir merakla yeniden yorumluyor.
Bostancı sahil yolunda güneşli bir günde uzun bir yürüyüş yaparken, insan bazen fark etmeden durur. Ayak sesleri kesilir, dalgaların cıvıltısı bir anlığına geriye çekilir. Hava hafifçe kararır; bulut değil bu, daha çok bir gölge. İçiniz ürperir. Sonra birkaç adım atarsınız, her şey geçer gider. Sahil yolu kaldığı yerden devam eder, bisikletler geçer, martılar bağırır.
Derler ki bu kısa sessizliğin bir sebebi vardır.
Kara tarafında, yolun biraz gerisinde kalan o köşk… Gölgesini denize düşürmeyen ama yürüyenlerin içine düşüren köşk. Eğer yürüyüşünüzü düzenli yapıyorsanız, bir süre sonra alışırsınız seslerin değişmesine. Uğultu fısıltıya döner. Fısıltı bir şey anlatmak ister gibi olur. İyice alışınca, köşk size şarkılarını da söylemeye başlar.
Aslında o kadar da gizemli değildir Ragıp Paşa Köşkü. 1900’lerin başında bir Osmanlı paşası tarafından yaptırılmış, denize nazır, modern mimarinin erken örneklerinden biridir. Zamana yenik düşmemiştir ama bürokrasiden payını almıştır. Uzun yıllardır kendi kendine yaşar. İçinde kimse yoktur; bu eksiklik, onu sessiz kılmaz.
Bir zamanlar bu köşkte rakı masaları kurulmuştur. Sazendeler gelmiş, güzel sesler duvarlara çarparak çoğalmıştır. Zamanla gramofon, sonra radyo, sonra pikap çalmıştır. İnsanlar çekilip gittiğinde bile müzik gitmemiştir. Bahçe duvarının dışında gitar çalan gençler olmuştur; notalar, içeri giremese bile duvarlardan sızmayı bilmiştir.
Binaların yaşayan varlıklar gibi anlatılması yeni değildir elbette. Yürüyen şatolar, çürüyen evler, içinden çıkılamayan yapılar vardır edebiyatta. Ama bu köşk… Bu köşk benim için hep “Gormenghast”tır.
“Bir zamanlar geçmiş zamanların âşıklarının unutulmuş müzikler eşliğinde unutulmuş ritimlerle adımlayıp durduğu, birbirlerinin etrafında döndüğü bu salon, kireç beyazı çubuklarla kaplıydı.” (Mervyn Peake – Gormenghast)
Köşkten gelen müziğe kayıtsız kalmak mümkün olmadığında, ister istemez kulak kabartıveriyorsunuz. Acaba neler mırıldanıyor bu bina diye. Duvarlarında hapis kalan şarkılar mı var yoksa kendi sesini dinlemeyi mi tercih ediyor? Acaba kulaklıklarını taktığında algoritmaya kendini bırakıp, geçmişinden bugününe şansına ne çıkarsa mı dinliyor yoksa yüz yıldır biriktirdiği çalma listelerinden birini mi seçiyor ruh haline göre?
Ruh hali neye göre değişiyor?
Havanın durumuna göre mi, memleketin haline göre mi? Üzerine dikilen meraklı gözlerde gördüklerine göre mi? Uzak komşusu Gormenghast’ı biliyor mu? Köşkler kendi aralarında konuşur, çalma listesi alışverişi yapar mı acaba?
Soracak daha bir sürü sorum var ama bu yürüyüş epey uzadı; ben de yavaştan kulaklıklarımı takıyorum, mekânla edebiyat, bir kez daha müzikte buluşuyorlar.
Çalmaya başlıyor: “Titus Groan – Hall of Bright Carvings.”
Bir salonu anlatan bir parça ve köşk bu kez bana eşlik ediyormuş gibi geliyor.


