Ankara’nın gri sokaklarından beslenen özgün tınılar, sanatçının gitarında hayat bulan samimi anlatılarla modern bir ozan hikâyesine dönüşüyor. Müziği teknik bir disiplinden ziyade, hayatın akışındaki bir diyalog ve doğaçlama alanı olarak gören Nalbantoğlu, dinleyicisini bar köşelerinde edilen o içten sohbetlerin ortasına bırakıyor. Baba olmanın getirdiği ruhsal dönüşümden yeni projelerin heyecanına, sarsılmaz bir kararlılıkla örülen müzikal yolculuğun yapı taşları aralanıyor. Şehrin ritmini Blues’un evrensel diliyle buluşturan sanatçı, enstrümanıyla kurduğu derin bağı ve üretim sürecindeki o sessiz tanıklığı tüm çıplaklığıyla paylaşıyor.
Müzik algısı bir şarkıdan çok bir hikâye gibidir. Emre Nalbantoğlu’nun dünyası, hikâyesi ve müziği böyle bir yerden konuşuyor. Blues’un kadim duygusunu alıp Ankara’nın sokaklarına, uzun sohbetlerine ve kalabalık masalarına taşıyan bir anlatı bu. Onun gitarında gecenin bir yerinde kurulmuş cümleler, dost masalarında dolaşan hikâyeler ve şehrin hafızası yankılanıyor.
Emre’nin şarkılarında büyük kahramanlar yok. Daha çok bar köşelerinde edilen cümleler, gecenin bir yerinde söylenmiş yarım itiraflar, arkadaş masalarında dolaşan hikâyeler var. Gitarı ise bütün bu anlatının sessiz tanığı gibi. Doğaçlamaya, sohbet etmeye ve dinleyicisiyle aynı yolu yürümeye inanan bir müzisyen olarak Nalbantoğlu için sahne bir diyalog ortamı. Müzikle, şehirle ve insanlarla kurulan uzun bir sohbetin devamı.
Bu söyleşide Emre Nalbantoğlu ile müziğe başladığı o ilk anı, Ankara’nın şarkılarına bıraktığı izi, Blues ile kurduğu bağı ve baba olduktan sonra değişen dünyasını konuştuk.
• Müzikle ilk gerçek karşılaşmanı hatırlıyor musun Emre? Yani gitarı eline aldığın ve “Bu galiba hayatımın bir parçası olacak” dediğin o ilk an.
• Ben çocukken okullarda mandolin dersi olurdu. 2. sınıftaydım. Enstrümana yatkın olduğumu fark eden müzik öğretmenim babama gitara başlamamı önerdi. Bir gün eve Admira klasik bir gitar geldi. TRT’de çocuk müzik programları olurdu o zamanlar. 9. Senfoni çalınıyordu. Gitarı elime aldım ve eşlik etmeye başladım. Sanırım her şey o anda çözüldü. Hayatımın yönü sessizce değişti.
• Ankara’da büyümek nasıl bir müzik duygusu bırakıyor insanda? O şehrin sokakları, barları, insanları… Bugün yazdığın şarkılarda hâlâ Ankara’nın izi var mı?
• Ankara dış dünyaya kapalı gibi görünen ama kendi içinde çok yoğun yaşayan bir şehir. Benim 20’li yaşlarımda insanlar sokakta, barlarda sosyalleşirdi. Çok kalabalık masalar, sabahlara kadar süren sohbetler… O sohbetlerde havada yakaladığım “havalı” cümleler zamanla şarkılarımın temeline dönüştü. Bugün hâlâ yazdığım her şeyde Ankara’nın o sert ama samimi ruhunun izi var.
• Blues çoğu zaman Amerika’nın hikâyesi gibi anlatılır. Sen ise o duyguyu Türkçe sözlerle anlatıyorsun. Blues ile kurduğun bağ nasıl başladı?
• Blues benim için gitar çalmanın doğal bir sonucu. Gitarı öğrendikçe müziği de öğrenmeye başladım. Blues’a dokunmadan gitarla yola devam etmek neredeyse imkânsız. Tanıştığım anda büyülendim. Doğaçlama çalmak, içinden geçen duyguyu direkt gitara aktarmak… Bu inanılmaz bir özgürlük. Sonraları kendi dilimi ve tarzımı kurmaya başladım. Çaldığım her şeyin altına Blues’u sakladım ve üzerine bu toprakların hikâyesini anlattım.
• Bir şarkı yazarken senin için ilk kıvılcım genellikle nerede doğuyor? Bir gitar cümlesinde mi, bir kelimede mi yoksa bir ruh hâlinde mi?
• Ben biraz havada uçuşan cümlelerin koleksiyoncusuyum. İnsanların farkında olmadan söylediği şeylerde çok büyük derinlikler var. O cümleleri doğru bağlamlara yerleştirdiğimde, bazen büyük filozoflardan bile duymadığım kadar güçlü anlamlar ortaya çıkabiliyor. Beni yazmaya heyecanlandıran şey bu.
• Şarkılarında sanki sokakta yürürken karşılaşabileceğimiz insanlar var. Biraz dertli, biraz kırık, bazen de gülümseyen… İnsanları gözlemlemek senin için müziğin bir parçası mı?
• Sadece gözlemlemek değil… Dinlemek, anlamaya çalışmak ve hatta bazen insanların kendi söylediklerinden daha derine inmeye çalışmak. Müziğim büyük ölçüde buradan besleniyor.
• Dinleyicilerin sana “Dede” diyor. Bu lakabın hikâyesi nedir? Sahnedeki hâlinle mi ilgili yoksa şarkılarındaki o bilge ama biraz hüzünlü tonla mı?
• “Dede” lakabı sevgi ve samimiyetle ilgili. Dinleyicilerim onları gerçekten dinlediğimi, onlarla aynı yolu yürüdüğümü hissediyor. Amacım hep dertleşmek ve diyalog kurmak oldu. Aramızda mesafe olmadığını anlatarak başladım şarkılarımı söylemeye. Bir de Blues çalıyorum… biraz yaşlı ruhlu olmak kaçınılmaz.
• 2013’te Roxy Müzik Günleri’ni kazanmak birçok kişi için seni daha görünür kıldı. O geceyi bugün nasıl hatırlıyorsun? Bir kırılma anı mıydı?
• Roxy’yi kazanmak aileme müzik yapmaya devam edeceğimi göstermek açısından önemliydi. Bir süre üzerimdeki baskıyı azalttı. Ama sonrasında İstanbul’a hemen taşınmadım. Hayat bana çok sert ve hızlı geldi. Albüm teklifleri, oyunculuk teklifleri… Her şey bir anda oldu. Ben bildiğim yolu seçtim. Daha uzun ama daha gerçek bir yoldu.
• “Derdi Neydi?” ve “Ciddi” gibi kayıtlarında çok samimi bir anlatı var. Bu şarkılar daha çok kendi hikâyelerin mi yoksa etrafında gördüğün hayatların bir yansıması mı?
• O şarkılar hem benim hikâyem hem de çevremdeki insanların hikâyesi. O dönem tekil bir hayatım yoktu. Büyük bir kalabalıkla yaşıyordum. Dertler ortaktı, anılar ortaktı. Ben sadece onların şarkısını yapıyordum.
• Müziğinde Blues var, Folk var, yer yer Rock ve Caz dokunuşları var. Bu farklı damarlar senin içinde doğal mı birleşiyor yoksa bilinçli bir arayış mı?
• Gitar müzikal karakterimi şekillendirdi ama hep dünya müziğini yakalamaya çalıştım. Güncel ve üst düzey müziği yakından takip ettim, hâlâ ediyorum. Bu belki daha fazla kitleye ulaşmak açısından avantajlı değil ama müzisyen olarak beni çok besledi.
• Sahne ile stüdyo arasında nasıl bir fark hissediyorsun? Kendini en çok nerede özgür hissediyorsun?
• Kesinlikle sahne. Doğaçlama çalmaya âşığım. Gerçek müziğin seyirciyle birlikte nefes alırken ortaya çıktığını düşünüyorum. Kayıtlar benim için tarihe düşülen notlar gibi. Asıl hayat sahnede.
• Türkiye’de Blues yapmak bazen biraz yalnız bir yol gibi görünebilir. Sence Türkiye’de Blues sahnesi bugün nerede duruyor?
• Bu yalnızlık sadece Blues’a özgü değil. Popüler kültürün dışında kalan tüm müzikler daha küçük kitlelere hitap ediyor. Bu biraz tercih meselesi. Elbette büyük kalabalıklara çalmak herkesin hayali ama sevdiğin müziği yapmak her şeyin üstünde.
• Konserlerinde dinleyiciyle sohbet eden, hikâye anlatan bir tarafın var. Bu biraz bilinçli bir tercih mi yoksa sahnede kendiliğinden mi gelişiyor?
• Sahnede sohbet etmek benim doğam. Diyalog kurmak, paylaşmak, yükü birlikte hafifletmek… Konsere gelen insanlarla aynı yolda yürüdüğümüzü hissetmek benim için müziğin en havalı tarafı.
• Yazdığın şarkıları besleyen şeyler neler? Kitaplar, şehirler, insanlar, yolculuklar…
• Yaşamın kendisi. Sokak, şehir, insanlar… Hayatın taşan her hâli.
• Bugün dönüp baktığında, “Bu şarkıyı yazan adamla bugünkü ben aynı kişi değil” dediğin bir parçan var mı?
• Aynı adamım aslında. Ama bugün yaşadıklarımı daha geniş bir perspektiften görebiliyor ve anlatabiliyorum.
• Bağımsız bir müzisyen olarak Türkiye’de müzik üretmek sence bugün eskisinden daha mı zor?
• Müzik üretmek teknik olarak çok kolaylaştı ama dinleyiciye ulaşmak çok zorlaştı. Platformlar var ama görünürlük başka bir mesele. Yeni başlayan bir müzisyen için hem ekonomik hem psikolojik olarak çok zor bir dönem. Sürekli içerik üretme baskısı kaliteyi de zorluyor. Derinlik kayboluyor.
• Seni en çok etkileyen müzisyenler kimler oldu? Blues geleneğinden ya da bambaşka yerlerden…
• Çok uzun bir liste olur ama son dönemde en çok takip ettiğim gitarist Julian Lage. İnanılmaz bir vizyon ve müzikal yaklaşımı var.
• Yazması en zor olan şarkın hangisiydi? Hani bazen bazı cümleleri yazmak insanın içini biraz fazla açar…
• Genelde şarkının son cümlesi en zorudur. Her şeyi toparlayan o cümle biraz geç gelir. Daha derine inmek gerekir.
• Baba olduktan sonra dünya biraz değişiyor derler. Senin hayatında da öyle oldu mu? Kiraz hayatına girdikten sonra, gitarın başında oturduğun geceler, yazdığın cümleler ya da dünyaya baktığın yer değişti mi?
• Baba olduktan sonra her şey değişiyor. Her gün yeniden değişiyor. Çocuğun göğsüne kafasını koyup güvenle uyuduğu an… Kendini yeniden yazmaya başlıyorsun.
• Yeni şarkılar yazarken kendini tekrar etmemek için özellikle dikkat ettiğin şeyler var mı?
• Yeni bir fikir, yeni bir his yoksa yazmam. Yerimde sayıyorsam yazmanın anlamı yok.
• Genç müzisyenler sana gelip “Bu işe nereden başlamalıyım?” diye sorsa onlara ne söylersin?
• Bu yol uzun ve zor. Hem zihinsel hem bedensel olarak hazır olmak gerekiyor. Dışarıdan göründüğü kadar parlak değil. Disiplin şart. İyi müzik dinlesinler, felsefeden, edebiyattan, matematikten kopmasınlar. Acele etmesinler.
• Son olarak… Bugünlerde Emre Nalbantoğlu’nun zihnini en çok meşgul eden şey nedir? Yeni şarkılar mı, yeni bir albüm mü yoksa henüz kimsenin bilmediği başka planlar mı?
• Yakında sürpriz bir proje geliyor. Eski şarkılarımı yeniden düzenledik, bir de yeni şarkı yaptık. Neşeli bir klip çektik. Her şey hazır.
Ama zihnimi asıl meşgul eden bunlar değil. Ülkenin hâli, adaletsizlikler, savaşlar, kayıplar… Umarım çocuklarımızın huzurla yaşayacağı bir dünya kurabiliriz.







