Ryan Coogler’ın dört Oscar ödüllü “Sinners” filmi, 1930’ların Mississippi’sinde geçen sıradan bir korku hikâyesinin ötesine geçerek Blues müziğinin karanlık hafızasını sinemaya taşıyor. Bir “juke joint” ortamında başlayan yapım, ritmi ve atmosferiyle izleyiciyi içine çekerken, vampir kuşatmasını sömürgecilik ve toplumsal acıların birer metaforuna dönüştürüyor. Özgür Poyrazoğlu’nun kaleme aldığı bu inceleme, Robert Johnson’ın ‘kavşaktaki’ efsanesinden pamuk tarlalarındaki işçilerin sesine kadar Blues’un direnç dolu tarihini ve müziğin insanları bir arada tutma gücünü Stüdyoİmge okurları için mercek altına alıyor.
Bazen bir film sizi hikâyesiyle değil, ritmiyle içine çeker. Sinners tam da böyle başlıyor. 1930’ların Mississippi’sinde, tozlu yolların sonunda bir “juke joint” açılmak üzeredir. İçeride gitarlar akort edilir, viski bardakları doldurulur, Blues yavaş yavaş gecenin damarlarına karışır. İlk başlarda izlediğimiz şey neredeyse bir müzik filmi gibidir. Ta ki kapıdan içeri karanlık girene kadar. O andan sonra film, Robert Rodriguez’in From Dusk Till Dawn filminde olduğu gibi tür değiştirir: Blues gecesi bir anda vampir kuşatmasına dönüşür. Ama burada vampirler yalnızca korku sinemasının yaratıkları değildir. Onlar, Blues’un doğduğu karanlık tarihin gölgeleri gibidir.
Ryan Coogler’ın yönettiği Sinners bu yüzden sıradan bir korku filmi değil. Evet, film vampirlerle dolu. Ama asıl anlatılan şey Blues’un doğduğu dünyadır. Ve Blues söz konusu olduğunda hikâyenin merkezinde her zaman acı vardır.
Mississippi’de bir Blues kulübü
Film bizi 1930’ların Mississippi’sine götürür. Jim Crow yasalarının hâlâ yürürlükte olduğu, siyah Amerikalıların hayatlarının ayrımcılıkla şekillendiği bir dönem. Filmde Michael B. Jordan’ın canlandırdığı ikiz kardeşler Smoke ve Stack memleketlerine döner ve bir juke joint, yani bir Blues kulübü açmaya karar verirler. (16 Oscar adaylığıyla tarihe geçen filmin aldığı 4 ödülden ilki de ikizleri canlandıran Michael B. Jordan’a gider)
Jim Crow yasaları, 19. yüzyıl sonlarından 1960’lara kadar ABD’nin güney eyaletlerinde Siyahi Amerikalılara karşı ırksal ayrımcılığı yasal hale getiren, “ayrı ama eşit” doktrini altında sosyal ve kamusal alanları ayıran ırkçı yerel yasalardır. Eğitim, ulaşım, konut ve evlilik gibi her alanda eşitliği engelleyerek beyaz üstünlüğünü korumayı amaçlayan bu yasalar, 1964 Medeni Haklar Yasası ile kaldırılmıştır.
Bu mekân yalnızca müzik yapılan bir yer değildir.
Amerika’nın Güneyi’nde juke joint’ler uzun yıllar boyunca siyah toplulukların kendilerini ifade edebildikleri nadir kamusal alanlardan biri oldu. Kilise ile bar arasında bir yerde duran bu mekânlar hem günahın hem kurtuluşun alanıydı. İçeride içki içilir, dans edilir, kavga edilir ama aynı zamanda insanlar kendilerini anlatırdı. Blues’un hikâyeleri işte bu kulübelerde doğdu.
Blues’un kendisi de böyle bir müzikti zaten.
Ne tamamen kutsal ne tamamen dünyevi.
Ne tamamen umutlu ne tamamen karanlık.
Bir gitar, birkaç söz ve bir hayat hikâyesi.
Kavşakta bir hikâye
Blues tarihinin en meşhur efsanelerinden biri bir yol ayrımında başlar.
1930’larda Mississippi Deltası’nda yaşayan Robert Johnson hakkında anlatılan hikâyeye göre genç gitarist bir gece bir kavşağa gider. Orada şeytanla karşılaşır. Gitarını ona verir. Şeytan gitarı akort eder, geri uzatır ve o andan sonra Johnson dünyanın en iyi Blues gitaristlerinden biri olur. Karşılığında ise ruhunu alır.
Bunun gerçekten olup olmadığını kimse bilmiyor.
Ama Blues’un ruhunu anlatan daha iyi bir hikâye de yoktur.
Çünkü Blues çoğu zaman böyle bir anlaşmanın müziği gibi duyulur: Biraz günah, biraz kader ve biraz da karanlık.
Sinners tam da bu geleneğin üzerine kurulu bir film. Blues kulübünün kapısından içeri giren vampirler, sanki o eski efsanenin başka bir versiyonu gibi görünür. Blues’un doğduğu dünyada şeytan hiçbir zaman çok uzakta değildir.
Blues zamanı büktüğünde
Filmin ortalarında yaşanan bir sahne bu fikri daha da güçlendirir. Genç müzisyen Sammie’nin söylediği bir Blues parçası sırasında kamera yalnızca sahnedeki müzisyenleri göstermeyi bırakır. Görüntü genişler ve farklı dönemlerden müzisyenler, dansçılar ve ritimler aynı sahnede buluşur.
Afrika davulları.
Elektrik gitarlar.
Gospel koroları.
Hip hop’çular.
Sanki Blues’un bütün geçmişi ve geleceği aynı anda görünür olur.
Bu sahne birçok eleştirmen tarafından Blues’un zamanlar arasında bir köprü olduğu fikrinin sinemasal ifadesi olarak yorumlandı. Çünkü Blues gerçekten de böyle bir müzik. Bir yandan geçmişin acısını taşır, diğer yandan geleceğin müziğini doğurur. (Filmin diğer bir Oscar ödülünün özgün film müziği dalında olduğunu tam burada eklemek yanlış olmaz)
Rock’N’Roll, Soul, Funk, Hip hop…
Hepsinin köklerinde biraz Blues vardır.
Günah, müzik ve hafıza
Filmin vampir metaforu da bu tarihsel gerilimi anlatır. Vampirler yalnızca korku sinemasının klasik yaratıkları değildir. Birçok eleştirmenin işaret ettiği gibi onlar aynı zamanda siyah kültürünü, emeğini ve müziğini sömüren bir sistemin simgesi gibi okunabilir.
Blues’un hikâyesi zaten biraz böyle değil midir?
Robert Johnson’dan Muddy Waters’a uzanan o Delta hikâyeleri yıllar boyunca küçük kulübelerde doğdu. Sonra bu müzik büyük plak şirketlerine, radyolara ve nihayetinde dünya sahnelerine taşındı. Ama bu yolculuk her zaman eşit bir hikâye değildi.
Bir tarafta yaratanlar vardı.
Diğer tarafta ondan beslenenler.
Sinners bu gerilimi sinema diliyle anlatıyor. (En iyi görüntü yönetmeni Oscar’ını aldığını da hatırlatmadan geçmeyelim)
Filmin adı da bu yüzden tesadüf değil: Sinners. Günahkârlar.
Blues tarihine bakarsanız bu kelimeye sık sık rastlarsınız. Uzun yıllar boyunca Blues müzisyenleri kiliseler tarafından “şeytanın müziğini yapmakla” suçlandı. Blues barları günahın mekânları olarak görüldü.
Ama Blues aynı zamanda özgürlüğün de müziğiydi.
Çünkü Blues hayatın olduğu gibi kabul edilmesiydi. Aşkın, kaybın, yoksulluğun, arzunun ve bazen de günahın.
Belki de bu yüzden Blues her zaman biraz dürüsttür. Ve dürüstlük bazen rahatsız edicidir.
Sinners sinema tarihinde Blues’u merkezine alan ilk film değil. Wim Wenders’ın Blues üzerine çektiği belgesellerden Coen Kardeşler’in O Brother, Where Art Thou? filmine kadar pek çok yapım bu müziğin izini sürdü.
Ama Coogler’ın filmi farklı bir şey yapıyor.
Blues’u yalnızca bir soundtrack olarak kullanmıyor. Onu hikâyenin merkezine koyuyor. Filmdeki karakterler, çatışmalar ve hatta korku unsurları bile Blues’un ruhuna göre şekilleniyor. (Filmin dördüncü Oscar’ı da özgün senaryo dalında kazanılıyor)
Ve belki de bu yüzden film bu kadar güçlü çalışıyor.
Çünkü Blues’un ilginç bir özelliği var: Ne kadar eski olursa olsun, her zaman bugünü anlatır. 1930’larda kaydedilmiş bir Son House parçasını dinlediğinizde o ses hâlâ bugünün duygularını taşıyabilir.
Sinners da biraz böyle bir film.
Evet, hikâye 1930’larda geçiyor. Ama anlattığı şey çok daha güncel.
Kimlik.
Kültür.
Sömürü.
Ve müziğin insanları bir arada tutma gücü.
Blues hiç ölmez
Blues’un bir başka özelliği de şu olsa gerek: En karanlık hikâyeleri bile söylemenin bir yolu vardır.
Robert Johnson’ın kavşakta şeytanla yaptığı anlaşma efsanesinden Delta’nın tozlu kulübelerine, pamuk tarlalarındaki işçilerden yok kenarında taş kıran mahkumlara kadar kadar Blues, acıyı müziğe dönüştürmenin dili olmuştur.
Sinners tam da bu yüzden sadece bir korku filmi değil. Vampirlerin kulübeyi kuşattığı o gecede aslında başka bir şey oluyor: tarih, müzik ve hafıza aynı anda sahneye çıkıyor.
Çünkü Blues’un içinde her zaman biraz karanlık vardır.
Ama aynı zamanda direnç de vardır.
Belki de bu yüzden Blues hiçbir zaman gerçekten ölmez.
Bir gitarın ilk notasıyla yeniden doğar.
Ve o nota çaldığında, geçmişin bütün hayaletleri bir an için susar.
Not: Filmi izledikten sonra aklınızda hâlâ o müzikler dönüp duruyorsa Spotify’daki resmi Sinners Soundtrack ve playlist’ine mutlaka göz atın. Listede yalnızca filmde Preacher Boy karakterini canlandıran Miles Caton’ın performansları değil, aynı zamanda yönetmen Ryan Coogler’ın uzun süredir birlikte çalıştığı besteci Ludwig Göransson’un film müzikleri ve filmin ruhunu besleyen klasik Blues parçalarından oluşan bir seçki de yer alıyor.
Ama listenin içinde küçük bir sürpriz de var: “Sinners Movie” etiketiyle görünen parçalar sizi Spotify’da filmin kendi sanatçı sayfasına götürüyor. Oradaki biyografi bölümünde filmdeki temel fikri anlatan bir metin yer alıyor; bazı insanların müziklerinin yaşam ile ölüm arasındaki perdeyi aralayabildiği, geçmişten ve gelecekten ruhları çağırabildiği anlatılıyor.
Sayfanın üstündeki Preacher Boy’u tasvir eden ahşap oyma görsele tıkladığınızda ise film evrenine ait gizli ipuçları ortaya çıkıyor: Ahşap oymalar ve gazete kupürlerinden oluşan küçük bir arşiv. Bu kupürler Smoke ve Stack’in İtalyan ve İrlanda mafyasından içki çalma hikâyesinden, filmin baş vampiri Remmick’in Amerika’ya gelişine kadar uzanan arka plan detaylarını anlatıyor. Kısacası bu playlist (ya da sanatçı sayfası diyelim 😉 ) yalnızca bir Soundtrack değil, filmin dünyasını keşfetmeye devam edebileceğiniz küçük bir dijital arkeoloji alanı gibi.
Sinners‘ın Spotify’daki gizli özelliklerini, ahşap oymalarını, gazete kupürlerini, ilham verici ve sürükleyici hikâyesini anlatan detaylı yazının linki burada.






