Mine Gürevin • 26/02/2026

Salih Nazım Peker, mandolinden curaya uzanan yolculuğunda türlerin sınırlarını aşarak “telin ve titreşimin” izini sürüyor. Blues tınılarını Anadolu’nun kadim sesleriyle buluşturan sanatçı, müziği bir hafıza işçiliği olarak gören derinlikli yaklaşımını Stüdyoİmge okurları için anlatıyor.

Salih Nazım Peker’i tanımlamak kolay değil. Müzisyen deseniz eksik kalır. Arşivci deseniz yetmez. Besteci, yorumcu, araştırmacı… Hepsi doğru ama hiçbiri tek başına yeterli değil. O, telin peşine düşmüş bir hafıza işçisi gibi.

İzmirli bir müzisyen olarak Ege’nin iki yakasını, Rumeli’yi, Balkanlar’ı, Anadolu’yu aynı masaya oturtabilen bir kulağa sahip. Mandolinle başlayan yolculuğu cura, bağlama, buzuki, cümbüş, divane, kopuz ve daha niceleriyle devam etti. Ama mesele hiçbir zaman enstrüman olmadı. Mesele titreşimdi.

90’larda Blues ile Halk Müziğini yan yana getirdiğinde bu bir “füzyon denemesi” değil, doğal bir karşılaşmaydı onun için. İstanbul Blues Kumpanyası yıllarında edindiği disiplin, az notayla derin dert anlatma pratiği, bugün hâlâ müziğinin omurgasında duruyor.

Roll dergisi günlerinde hafızanın yazılı tarafına dokundu; Ruhi Su’dan Djivan Gasparyan’a uzanan bir arşiv bilinci geliştirdi. Kırıka ile Rock soundunda rebetikovari bir damar açtı. Duble Salih ile sadeleşti. “Suda Balık” EP’sinde kalabalığı azaltıp teması artırdı.

Formu önemseyen, geleneği tartışmaktan çekinmeyen ama onu içerden dönüştürmeye çalışan bir müzisyen o. “Telliciyim işte” derken mütevazı görünse de aslında söylediği daha derin: Türler geçici, etiketler kırılgan; geriye titreşim kalır.

Bu röportaj, bir kariyer kronolojisinden çok bir zihniyetin izi.

• Çocukluğunuza döndüğünüzde müzik ilk nereden dokunuyor size?
İlk mandolin, ilk türkü, ilk sahne… Hafızanın kenarında hangi sesler durur?

• İlkokuldan bile önce, 70’li yılların ikinci yarısı, oyuncak enstrümanlarım vardı; düdük, ağız armonikası, trampet, keman… Fanı olduğum ilk şarkıcı Erol Evgin’dir, rahmetli Çiğdem Talu’nun sözleri, Melih Kibar’ın beste ve düzenlemeleriyle… Hep müzik varmış aslında. İlkokulda okumayla yazmayla eş zamanlı mandolin kursu. İlk göz ağrım mandolin. Hiç de bırakmadım. Ama müzikal kimliğim cura, oradan da bağlamaya geçişle başladı. Kıvılcımı tutuşturan da Livaneli’nin efsanevi uzunçaları “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz / Merhaba”dır. Ardından “Nazım’ın Türküsü”, “Atlının Türküsü”, “Zor Yıllar”, “Güneş Topla Benim İçin”… Livaneli ontolojik bir eşik olmuştur benim için. Tabii onunla büyük bir Halk Müziği okyanusuna açıldım, başta Ruhi Su, ardından tüm âşıklar, aklınıza gelen tüm ustalar.

• Bağlama, cura, buzuki, cümbüş, divane, kopuz… Bu kadar telliyle konuşmanın bir yolu var sizde.
Bu dilden ilk neyi öğrendiniz? Hangisi eviniz oldu?

• Sırasıyla mandolin, cura, bağlama, buzuki, gitar, banço, cümbüş, tanbur, lavta, gabak, gembri diye uzayıp gidiyor. Bir noktadan sonra sadece tel çalıyorum herhalde. Teli gerdiğin sapın, gövdenin pek bir anlamı kalmıyor. Telliciyim işte.

• 90’larda Blues ile Halk Müziğini yan yana getirmek bugünden bakınca hem cesur hem de çok tabii görünüyor.
O dönem sizde bu arayışı doğuran şey neydi?

• Halk Müziğine, Batılıların deyişiyle Folka olan aşk. Keşke şimdi de akustik bir Blues grubunda mandolin ya da Dixieland grubunda banço çalsam. Gitarı elime aldığımda ister istemez Blues çalıyorum. Şimdilerde daha iyi anlıyorum, Blues’a dünya ölçeğinde hâkim olan Sarp Keskiner, Vefa Karatay, Feramerz Ayadi, Tuğrul Aray, İlhan Babaoğlu, Suna Suner gibi arkadaşlarla müzik yapmak benim için çok öğretici olmuş. O yıllar benim için bir nevi açık Blues konservatuvarı imiş.

• İstanbul Blues Kumpanyası’nın yıllarında müziğinize yapışıp kalan şey nedir?
İnsan mı, şehir mi yoksa o dönemin kokusu mu?

• Bunların hepsi var. Ama en önemlisi, şov ve hız yerine anlatacak bir derdinin ve stilinin olması. Blues budur zaten. Az notayla, az sözle, derinden dert anlatma sanatı.

• Bir yerde “taksim eklemek değil, formu dönüştürmek gerek” diyordunuz.
Bu cümlenin ardında nasıl bir ihtiyaç vardı? Ne değişsin istiyordunuz?

• Form, benim için hep çok önemli bir mevzu oldu. Belli bir tondan dakikalarca taksim alabilir, solo doğaçlama yapabilirsiniz. Ama anlamı veren form oluyor. Bir de yapısalcı bir mantığım var sanırım. Formu seviyorum. Eski kafayım işte. Post değilim.

• Cemil Bey’i keşfettiğiniz dönem, müzikte kapıyı başka bir yere açmış gibi duruyor.
Sizde neyi sarsmıştı?

• Çağımızın Cemil Bey’i çok şükür capcanlı yaşıyor. Erkan Oğur üstat bizde neyi sarstı? Tür adlarının, piyasa etiketlerinin, farklı sazların anlamsızlığını. O da Cemil Bey de sadece tel üzerinde kendilerini çalıyorlar…

• Kırıka’nın ilk cümlesi nasıl kuruldu?
“Biz böyle bir müzik yapacağız” dediğiniz an oldu mu yoksa kendiliğinden mi aktı?

• Keşke birileri Rock soundunda Türkçe Rebetikovari-dervişane müzikler yapsa da dinlesek diye bir iç çekişe cevap bulamayınca bari kendimiz yapalım diyerek ortaya çıktı.

• Zeybek, Rebetiko, Kasap havası, şehir, meyhane, kıyı…
Hepsi aynı masaya oturuyor gibi. Bu masayı nasıl kurdunuz?

• İzmirliyim ben ya!

• Albümlerde şiirin ve özellikle Mustafa Kamil Gök’ün izi çok güçlü.
Siz şiiri müziğe mi çağırıyorsunuz yoksa müzik mi şiirin peşine düşüyor?

• Müzik kadar şiirle de içli dışlıyım. Sanırım şiirsiz müzik çok da anlamlı değil benim için. Kendim de yazıyorum. Beste aşamasında genelde söz önce geliyor, formu, ritmi, melodiyi söz göreve çağırıyor.

• “Kaba Saz” ile “Yılların Ettiğini” arasında sanki zaman değil, ruh farkı var.
Sizce o iki ruhun ayrıldığı yer neresiydi?

• “Kaba Saz”da çocuksu sanmalar, gayret göstersem olacak, şu hatayı düzeltsem yapabilirim ruhu hakim. “Yılların Ettiğini” ise sınırlarını anlamak ve kabullenmekle ilgili.

• Filmlerde parçalarınızı duymak (Organize İşler, Dondurmam Gaymak, Çakallarla Dans, Arkadaşlar Arasında) nasıl bir histi?
Sinema müziğinizi değiştiriyor mu yoksa sadece sahneyi mi büyütüyor?

• Bence bizim müziğimiz sinemaya daha uygun, çok daha ferah feza bir saha.

• Duble Salih’in çıkışında nasıl bir tesadüf ya da niyet vardı?
İlk prova size ne söyledi?

• Türkü çalıp söylemeyi, davulsuz, bassız, düşük volümle, karnımda sazın sesini duyarak çalmayı özlemiştim. Salih Korkut Peker ile ilk buluşmamızda tıngırdamaya başladık. Güzel tınlıyor dedik ve kayıt. Bugünlere geldi. Korkut’la birlikte çalmak benim için çok mutluluk verici ve çok konforlu. Müziğe yaklaşımlarımız da neredeyse aynı. Bir de rehavet olmasa. Neyse yeni kayıtlar yolda.

• Divane ile cümbüş yan yana geldiğinde farklı bir akustik dünya açılıyor.
Bu eşleşme nasıl bulundu? Tesadüfle mi yoksa arayışla mı?

• Tesadüfle. İkisi de son yüzyıl içinde geleneksel müzikler için geliştirilmiş şehirli enstrümanlar. İkisi de hem Türk Sanat Musikisi hem Türk Halk Müziğine yakışıyor. Cümbüşün zilli yankısıyla divanenin babacan bası birbirini tamamlıyor.

• Anadolu, Ege’nin iki yakası, Rumeli, Balkanlar… Bu coğrafyalar sizde hangi duyguda birleşiyor?
Hasret mi, neşe mi, merak mı yoksa hepsi mi?

• Düne kadar kapı komşusu olan insanlar savaşır, devletler yıkılır, sınırlar geçer köylerin, derelerin, denizlerin ortasından. Ama türküler, halk oyunları o sınırlara sığmaz, uluslararası anlaşmaları takmaz. Hayatın her anında nanik yapar insanlığın en acı anılarıyla dalga geçercesine. Coğrafya müziktir.

• Bir yandan sahnede çalıp söylüyorsunuz, bir yandan Ruhi Su, Edip Akbayram, Djivan Gasparyan gibi isimlerle hafıza ve arşiv tarafına da dokunuyorsunuz.
Bu iki hat sizde nasıl bir araya geliyor?

• Roll günlerinden bahsediyorsunuz sanırım. Hayatımın en güzel yılları. İki farklı hat değil, bütünlüklü bir hayat tecrübesiydi o sarı sayfaların heyecanı.

• Şubat 2026’da yayımlanan “Suda Balık” EP’si, önceki işlerinizden daha sade, daha içe dönük bir yerde duruyor gibi.
Bu EP hangi ihtiyacın sonucunda doğdu?

• Duble Salih ile başlayan bir sadeleşme süreci. İki kişi müzik yapmak şimdilerde bana çok daha gerçek geliyor. İki kişinin tüm imkânlarıyla müzik yapması. Üç kişiyle birlikte grup dinamikleri, yani bir bakıma politika başlıyor. Düzenleme açısından çok kişi zenginlik getirebilir. Ama ben artık buna değil, iki müzisyen arasındaki samimi iletişime bakıyorum. Bu alışveriş beni çok daha fazla heyecanlandırıyor hayatımın bu döneminde.

“Suda Balık”taki repertuvar seçiminde sizi yönlendiren şey neydi?
Bu parçalar sizin hayatınızda ne zamandır dolaşıyordu?

• “Ötme Bülbül Ötme” bizim yola çıkış türkümüz. Sahnede Nusret Fatih Ali Han üstattan Dem Mest Kalender ile birlikte icra ediyoruz. Çok coşkulu oluyor. Telif sorunlarını çözdük. O şekilde de bir kayıt yayınlayacağız ilerleyen günlerde. “Suda Balık Oynuyor”u Gürkan Özkan çok istedi. Bence nefis de okudu. Kırşehirli ya, kan çekiyor. “Yavuz Geliyor Yavuz”da curayı kemençe düzeninde çaldım. O tını duyulsun istedik. “Goca Çamın Gürlemesi Dal İlen” ve “Yayla Yollarından Yürüyüp Gelir” ise ikimizin de çok sevdiği Teke yöresi klasikleri. Tabii bunların hepsi ayrı usullerde. Böylelikle tablanın ritmik zenginliğini ortaya çıkarmak istedik.

• EP’de duyduğumuz akustik yaklaşım ve yalınlık bilinçli bir tercih mi?
Bugün müziği biraz “azaltarak” kurma ihtiyacı hissediyor musunuz?

• Hem de nasıl. Tek bir kara curayla, sahnede tel takıp çıkararak, düzen değiştirerek çalacağım günlerin hayalini kuruyorum. Halk Müziği, azdan çok anlatma sanatıdır.

• Bu EP’de birlikte çalıştığınız isimlerle kurulan ilişkiyi nasıl tarif edersiniz?
“Suda Balık” bir ortak dil mi aradı yoksa zaten var olan bir dili mi kayda aldı?

• Tabla üstadı Gürkan Özkan ile müzik yapmak büyük bir ayrıcalık. Yıllardır tanışırız ama müzik yapmamıştık. Sazların başına oturduğumuz an albüm fikri ortaya çıktı. Demek o yıllar bizi böyle bir buluşmaya hazırlamış.

• “Suda Balık”ı bir ara durak olarak mı görüyorsunuz?
Yoksa bundan sonra açılacak başka bir hattın ilk işareti mi?

• Gürkan Özkan ile bu hattan devam edeceğiz. Bazen daha akustik ve geleneksel, bazen elektronik katkılı tribal olabilir.

• “Kırmızı Buğday” ve yeni kayıtlarınız sanki başka bir dönemin habercisi.
Bu dönemde nereye bakıyorsunuz? Neyi duymaya çalışıyorsunuz?

• Dedim ya bir kara curayla türküler söylemek istiyorum. Özellikle de insanın evrensel varoluş dramını anlatan acılarını dillendiren türküler. Bir yoksulluk, bir ayrılık, bir ölüm…

Tabla üstâdı Gürkan Özkan ile Salih Peker. Monk İzmir konseri. Kasım 2025

• Bugünün şehir ritmi ve dinleme hızıyla nasıl ilişki kuruyorsunuz?
Gelenek kendi zamanını mı kurmalı, yoksa dinleyiciye biraz yaklaşmalı mı?

• Hiçbir ilişki kurmuyorum. Her şeyle ilişki kurmak zorunluluğu hissetmek kanımca en büyük hapishane.

• Bundan sonrası için sizi heyecanlandıran şey nedir?
Yeni bir proje, yeni bir kayıt ya da yeni bir saz var mı ufukta?

• Ooo proje bitmiyor. Duble Salih ve Kırmızı Buğday’ın yeni çalışmaları yolda. Gürkan Özkan ile kayda devam, Kırıka ile de üretmeye devam edelim istiyoruz. Suyun öte yanından dostlarla zeytin kokulu kayıtlara hazırlanıyorum ayrıca. Ömür biter, tel bitmez.

Hamiş: Röportaj boyunca en çok tekrarlanan kelime belki de “tel”. Ama aslında konuşulan şey hafıza. Türlerin ötesine geçen, sınırları umursamayan, kalabalıkla değil temasla büyüyen bir müzik anlayışı.

Salih Nazım Peker’in cümleleri şunu hatırlatıyor:
Enstrüman değişir. Sahne değişir. Zaman değişir.
Ama bir tel gerildiğinde, hayat yine konuşur.

Ve gerçekten,
Ömür biter, tel bitmez. 

Ege’nin iki yakası başlığı altında Çeşme Festivali Kırıka konseri. Gitarda Ayyuka’nın da solisti olan Özgür Yılmaz, kemanda Nikos Skafidas. 2019
Salih Nazım Peker ve Taner Öngür. Paradiso çay bahçesi Rock festivali. Heybeliada Kırıka konseri. 2016 yaz.

NOT: Giriş fotoğrafı. 2015 aralık Maltepe Türkan Saylan Kültür merkezi. Kırıka konseri. Klarnette Uğur Ürk, asma davulda Ali Şenlendirici, gitarda Özgür Yılmaz.

STÜDYOİMGE sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin