FIRTINA SONRASI

RAINBOW RISING

Turgay YALÇIN • 13/03/2026

Turgay Yalçın’ın bu yazısı aynı anda Stüdyoİmge ve Dark Blue Notes’da yayınlandı. “Rainbow Rising” iki dergi için de önemli. Rock tarihindeki bu birleşme hala etkisini sürdürüyor bizce.

O günün geleceği belliydi, ayrılacaktı, herkes bunun farkındaydı. Gidişatı büyük ölçüde kendisi belirlemiş ve değişime yol açan önerilere zamanında açıkça karşı çıkmamış olsa da, grubun çaldığı müzikten keyif almadığını biliyorlardı. Üstelik son konserlerde farklı çalmaya başlamıştı; uzlaştıkları düzenlemenin dışına çıkarak sololarında daha önce işitmedikleri bölümler çalıyordu. Zaten dost canlısı, konuşkan birisi sayılmazdı ama son zamanlarda konserler hariç grubun gerisiyle de görüşmüyordu. Beklenen oldu: 7 Nisan 1975’te Paris Palais des Sports konserinin gecesinde Ritchie Blackmore ayrılacağını açıkladı. Turnedeki konserler ertesi yıl Made in Europe adıyla yayımlanmak üzere kaydedilmiş, yeni albüm için stüdyoya girme planı yapılmıştı; ama gitarist kararlıydı. Deep Purple, 1984’te yeniden bir araya gelene dek yoluna Blackmore’suz devam edecekti. Bu noktaya nasıl gelindiği ise uzun bir hikâye.

Deep Purple Mark II: Ritchie Blackmore, Ian Gillan, Ian Paice, Roger Glover ve Jon Lord 

Deep Purple, 1968’de vokalist Rod Evans öncülüğünde kurulmuş, basta Nick Simper, davulda Ian Paice, tuşlu çalgılarda Jon Lord ve gitarda Ritchie Blackmore’dan oluşan beşli ile 3 albüm yayınlanmıştı. Ancak rock tarihinin en büyük gruplarından biri olarak anılmalarını sağlayan değişiklik, ertesi yıl Evans ve Simper’in yerine vokalist Ian Gillan ile basçı Roger Glover’ın katılmasıyla gerçekleşti. Mark II olarak adlandırılan bu fantastik beşli, Concerto for Group and Orchestra (1969), Deep Purple in Rock (1970), Fireball (1971), Machine Head (1972), Made in Japan (1972) ve Who Do We Think We Are (1973) olmak üzere, hard rock stilinin öncü ve bazı açılardan hala aşılamayan albümlerini kaydetmişti.

Ticari açıdan başarılı, müzikal açıdan yaratıcı bu grup, beklenmedik biçimde dağıldı. Tevatür kısmını atlayalım, yoğun temponun getirdiği tükenmişlik ve iç çekişmeler bu sonucu hazırlamıştı. Blackmore ile sürekli olarak yaşanan gerilim Gillan’ın ayrılmasıyla son buldu. Bununla da kalmadı; Gillan’la birlikte gruba katılan Glover, Blackmore’un isteğiyle gruptan atıldı. Sonraki dönem ise tam anlamıyla “gelen gideni aratır” sözünü doğrular nitelikteydi.

Deep Purple Mark III: Glenn Hunhes, Ritchie Blackmore, Ian Paice, Jon Lord, David Coverdale 

Bas gitarda Glenn Hughes, vokalde ise o dönemde henüz kimse tarafından tanınmayan David Coverdale’in katılımıyla Deep Purple’ın müziği farklı bir yöne evrildi. Hughes, grubun müziğini fazla düz ve renksiz buluyor, zamanın ruhuna uyum sağlamak gerektiğini savunarak diğer üyeleri etkilemeye başlıyordu. Böylece Gillan döneminin sert ve tok sound’u, önce blues öğelerinin öne çıktığı, ardından soul ve funk etkilerinin hissedildiği groove merkezli bir tarza dönüşmeye başladı.

Blackmore, işte, bu değişimden hoşnut değildi. Klasik hard rock müziğin tanımını yapan en önemli isimlerden biri olarak, grubun yeni tınısını sıkıcı buluyor ve başlangıçtaki gibi rock ’n roll yapmak istiyordu. Ancak bu isteği ne yeni gelenler ne de kurucu üyeler tarafından desteklenince kendi yolunu seçti. ABD turnelerinde sık sık birlikte sahne aldıkları Elfgrubunun vokalisti Ronnie James Dio ile kurduğu müzikal bağ, Blackmore’a aradığı yeni yönü göstermişti. Hazırlığını yapmış, Deep Purple’dan ayrıldığını açıklamadan önce yeni grubunun ilk albümünü kaydetmişti. Ritchie Blackmore’s Rainbow, aynı yılın Ağustos’unda ABD’de raflarda yerini aldı. Fırtına dinmiş, bulutlar dağılmıştı; gökyüzünde artık bir gökkuşağı vardı.

Rainbow 1975: Gary Driscoll, Ronnie James Dio, Ritchie Blackmore, Mickey Lee Soule, Craig Gruber 

Albüm, klasik hard rock estetiğine sahipti; ortaya konulan müzik, gitaristin özlemini duyduğu Machine Head ruhunu hatırlatıyordu. Bununla birlikte Blackmore, yeni vokalistinin öne çıkmasını istercesine, albüm boyunca önceki dönemlere kıyasla daha yalın bir çalım tarzı benimsemiş, virtüöziteye dayalı teknik gösterilerden uzak durmuştu. Dio’nun güçlü ve maskülen vokali ile şarkı sözlerinde kullandığı Ortaçağ temaları, büyü ve efsane motifleri albüme özgün, ilgi çekici bir kimlik kazandırmıştı. Blackmore, yapmak istediği müzik için aradığı ortağını bulmuştu.

Blackmore’un ayrılışını hızlandıran nedenlerden biri, grubun yeniden yorumlaması için önerdiği iki şarkının Deep Purple üyelerince reddedilmesiydi. Yardbirds klasiği Still I’m Sad ile eski dostu Mick Underwood’un bestesi Black Sheep of the Family, Blackmore’un yeni grubuyla kaydettiği ilk albümde yer aldı. İki özgün beste olan Sixteenth Century Greensleeves ve Man on the Silver Mountain, ikili arasındaki müthiş uyumu ortaya koyuyor, yakın gelecekte yapacaklarının izlerini taşıyordu. Jimi Hendrix’in Angel şarkısından esinlenerek yazdığı Catch the Rainbow ile, Blackmore, idolüne olan hayranlığını ortaya koyuyordu. Albümün en kalıcı şarkısı ise, tahmin edileceği üzere, ikilinin, pop estetiğini akıllıca kullandığı The Temple of the King oldu; dönemin modası olan karışık kasetlere girdi, zamanla ortalama dinleyici açısından Rainbow ile özdeşleşen bir şarkı haline geldi.

Rainbow 1976: Jimmy Bain, Tony Carey, Ronnie James Dio, Ritchie Blackmore, Cozy Powell 

Grup çıkacağı turnenin provalarına başladığında, Blackmore, basçı Craig Gruber ve davulcu Gary Driscoll’dan istediği performansı alamadığını görünce değişikliğe gitti, bas gitarda Jimmy Bain, klavyede Tony Carey ve davulda, Jeff Beck ile yaptığı çalışmalardan ötürü hayli saygın bir yere sahip ikonik davulcu Cozy Powell, Rainbow’a katıldı.

Swing ve groove öğelerini öne çıkaran bir çalım tarzına sahip Paice’in yerine, John Bonham ya da Keith Moon tarzında görkemli çalabilen bir davulcu; Lord’a kıyasla yeni seslere daha açık bir klavyeci ve müziğe drama katmakta Glover’dan daha etkili bir basçı. Blackmore ve Dio, kurguladıkları müziği çalabilecek, onu yükseltecek bir ritim bölümü bulmuştu. 1975 sonunda çıktıkları Kuzey Amerika turnesi ve provalar göstermişti ki bu beşli, rock müzik tarihinin akışını değiştirecek albümlerden birine imza atmaya hazırdı.

Ronnie James Dio

Dinleyici gitaristten daha gösterişli, daha epik bir müzik bekliyordu. Blackmore da, o dönemde verdiği röportajlarda, sonraki albümün agresif karakterde olacağını söylüyor; yeni albümlerini bir çeşit Led Zeppelin & Deep Purple buluşması olarak tanımlıyordu.

Albüm kaydı öncesindeki provalarda müzisyenler Dio ve Blackmore’un ortaya koyduğu fikirleri doğaçlama geliştirerek çaldılar; bazı parçalar bu süreçte nihai biçimini aldı. Dio, vokalini Blackmore’un kıvrak riff’lerine ustalıkla uyduruyordu. Dahası, gitaristin Deep Purple müziğinin özünü (ısırıp koparan sertliğini) koruyup genişletirken buna bir tür Ortaçağ havası katma vizyonuna da mükemmel uyum sağlayan sözler yazıyordu.

Ritchie Blackmore

Ritchie Blackmore’s Rainbow, 1976 Şubat’ında Münih’te stüdyoya girdi. Prodüktör koltuğunda oturan Martin Birch, Blackmore hayranlarının ilk Rainbow albümünde neyi eksik bulduğunu iyi biliyordu. Bir yandan da Ritchie Blackmore’un huysuz tavırlarını dengelemeye çalışıyor, her biri baskın karakterlere sahip müzisyenler arasında arabuluculuk yapıyordu.

Parçaların çoğu prova ve turne sürecinde olgunlaştığından, albüm hızlıca kaydedildi. Davul, bas, gitar ve klavye kayıtları ayrı ayrı alındı. Blackmore ve Carey enstrümental mikslere sololarını eklediler. Ardından da Dio, nihai haline kavuşmuş müzik üzerine vokalini kaydetti.

Rainbow Rising gatefold LP kapağı

Kiss grubunun milyonun üzerinde satmış Destroyer albümü için yaptığı kapakla tanınan, fantezi sanatın ustası Ken Kelly, ne istediğini iyi bilen Blackmore-Dio ikilisinin tarif ettiği kapağı resmetti. Karanlık denizin içinden yükselen dev bir taş elin sıkıca kavradığı gökkuşağı gökyüzüne, kaostan düzene doğru uzanmaktadır. Dio’nun yazdığı sözlerin taşıdığı doğaüstü, uzlaşmaz hatta tehditkar tavır, işitselden görsele dönüşmüş haldedir.

Rainbow Rising17 Mayıs 1976’da grubun kendi şirketi olan Oyster etiketiyle ve Polydor Records’un dağıtımıyla yayımlandı. Sonuç, 6 parçadan oluşan, 33 dakika ve 28 saniye boyunca gerilimin hiç azalmadığı, görkemli, heyecan verici ve güçlü bir albüm. Blackmore ve Dio, yaratıcı güçlerinin doruğundaydı. Gitar ve vokalin kusursuz denecek ölçüde mükemmel olmasından daha önemlisi, albümün bir grup müziği sunmasıydı. Beşli -Ritchie Blackmore, Ronnie James Dio, Cozy Powell, Jimmy Bain ve Tony Carey- kusursuz bir uyumla çalıyordu ve her enstrüman, parçaların epik doğasını pekiştiriyordu.

Carey’nin uzun sayılabilecek -80 saniye süren!- doğaçlama Minimoog solosu alarm sinyallerine dönüştüğünde Powell’ın gök gürültüsünü andıran davulu, dinleyicide taşikardiye yol açması muhtemel yükseklikteki ritmi belirliyor. Dio’nun, yeryüzünde ve gökyüzünde yaşayan tüm ölümlülerin ve ölümsüzlerin hükümdarı Zeus’u andıran hitabeti ile Tarot Woman, tüm zamanların en iyi açılış parçalarından biri. 

Run with the Wolf‘ta tempo düşse de, girişteki özgüvenli anlatım tarzı yerli yerinde. Başkalarının istediği gibi değil, içgüdülerine göre yaşayan kurt imgesinin, vokalisti olduğu gibi Blackmore’u da remzettiğini iddia etmek mümkün. Lady Starstruck kozmik imgelerle dile gelmiş bir aşk şarkısıyken Dio, Do You Close Your Eyes’da kibirli bir alaycılıkla süslü (daha) dünyevi bir dil kullanıyor. Arka arkaya bu üç şarkı, albümün geri kalanına göre daha iddiasız görünse de, hard rock stilinin içinden çıktığı rock ‘n’ roll mirasını hatırlatmak ve taşıdığı noktayı görmek açısından önemliler; üstelik işçilik ve icra açısından kusursuza yakın çalınıyorlar.

Takip eden Stargazer’a gelince, şarkıyı Blackmore’un, Led Zeppelin klasiği Kashmir’e cevabı şeklinde okumak mümkün. Ritmin ağır yürüyüşü, uzunluk, epik yapı ve  yaylıların kullanımı ortak öğeler olsa da, Stargazer ile Kashmir, lirik ve melodik açıdan bambaşka yerlere giden şarkılar. Ardından gelen ve albümü kapatan A Light in the Black ise tempoyu girişteki nefes kesici düzeye çıkarıyor; sert icra stili, albümün geri kalanına yayılmış asabi karakteri adeta dehşetengiz bir gövde gösterisine dönüştürüyor.

Karanlığın içinden sızan ışığı takip eden Blackmore ve Dio, artık evlerine, ait oldukları zirveye geri dönmüştü. Rising, Deep Purple’ın artık geride kalmış olan öncü rolünü Rainbow’un üstlendiğinin beyanı olmakla kalmıyor, motifleriyle ve icrasıyla, yakın gelecekte müzik dünyasında kendi yerini bulacak heavy metal’in önünü açıyordu. Deep Purple’ın yaptığı en iyi işlerin seviyesinde olmasının ötesinde, rock müziğin evrimini hızlandıran albümlerden biri olduğu tespiti de yanlış olmayacaktır. Dinleyici açısından önemli bir neticesi de, Rainbow’a katılmasaydı müzik tarihinde bir dipnot olarak kalması muhtemel Dio’yu, kült şarkıcı mertebesine taşıması. Keza Rising, Ritchie Blackmore’un şöhretini ve virtüöz kimliğini de pekiştirdi.

Üzücü olan şu ki bu kadro uzun süre birlikte çalışamadı. Acımasızlığı ve sert karakteri hatta sevimsizliği zaten bilinen Blackmore, önce grubun ürkütücü nabzını kontrol altında tutma becerisini gösteren basçı Jimmy Bain’i, sonra da kendisiyle birlikte parmak ısırtacak bir uyum içinde çalan Tony Carey’i gruptan gönderdi. Neyse ki Rainbow, davulcu Cozy Powell ile yola devam etti ve Dio & Blackmore ikilisinin müziği, biri stüdyo kaydı (Long Live Rock ‘n’ Roll 1978) diğeri canlı kayıt (On Stage 1977) olan iki albümde daha dinleyicisine seslendi.

Sonrası başka bir öykünün konusu. Özetleyeyim. Sanatsal açıdan mükemmel düzeydeki müzik, ticari açıdan Blackmore’un beklediği kadar ilgi görmedi; neticede Rainbow müziği bilinçli olarak pop’a doğru meğil etti; grup, çoğunluğu sonuna geldiğinde akılda ekşi bir tat bırakan albümler çıkardı. Dio, astronomik tekliflere rağmen Blackmore ile bir daha bir araya gelmedi, kendi grubunu kurdu ve birçok heavy metal klasiğine imza attı, 2010’da veda ettiğinde adı çoktan türün efsaneleri arasındaki yerini almıştı. Blackmore, 1984’de Mark II kadrosunu tamamlamak üzere Deep Purple’a geri döndü; süreç tekrarlandı ve birkaç yıl sonra kadro bir daha bir araya gelmemek üzere dağıldı. Şimdilerde müzelik evsafta Ortaçağ müziği yapıyor.

Yayımlanışının üzerinden geçen 50 yıla rağmen Rainbow Rising öneminden kaybetmediği gibi bugünün aklı başında dinleyicisine aynı tazelikte sesleniyor.

Onunla büyüyenler ise zaten albümü başuclarından hiç ayırmadılar.

O halde, Long live rock ‘n’ roll!

Bu yazı Stüdyoİmge’de ve Dark Blue Notes’da aynı gün yayınlanmıştır.

STÜDYOİMGE sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin