
GÖRKEM KARABUDAK
OYUN ALANINDAN DERİNLİĞE
ve MÜZİĞİN AKIŞINA TESLİM OLMAK
Mine Gürevin • Röportaj • 28/01/2026
Klasik disiplinin katı duvarlarından alternatif sahnenin özgürlüğüne uzanan bir yol: Görkem Karabudak, müziği “persona”ya değil hakikate yaslıyor; şarkılarını ise bitmeyen bir keşif gibi yaşıyor.
“Doğru bildiğini yap, bana ne.” Karabudak’la; yorgunlukla umudu aynı cümlede tutmayı, şarkının ne zaman “tamam” olduğuna karar vermeyi ve dönüşümle sadeleşmenin aslında nasıl yan yana yürüdüğünü konuştu Mine Gürevin.
Sahneye çıktıklarında karakter giyen, ışıkların altına başka bir yüz bırakan müzisyenlerin aksine, Görkem Karabudak sahnede “daha çıplak” kalmayı seçenlerden. O yüzden bu söyleşide parıltıdan çok sükûnet, iddiadan çok tutarlılık var. Cümleleri süslemiyor; fikrini “kurtarmaya” çalışmıyor. Kendi akışına teslim oluşu da burada başlıyor zaten: “Ben sahneye persona taşıyan biri değilim,” derken, aslında müziğin en temel anlaşmasına işaret ediyor—neysen osun; fazlası değil.
Karabudak’ın hikâyesi, çocuklukta kurcalayarak başlayan bir “oyun”la açılıyor; ama oyunun zamanla ciddileşmesi oyunu bozmuyor. Çünkü onun dünyasında müzik, disiplinle hevesin aynı odada kalabildiği bir şey: Konservatuvarın katı kurallarına çarpıp alternatif sahneye döndüğünde bile, iki tarafın kavgasından bir “üçüncü alan” çıkarıyor. Ezberle öğrendiğini yıllar sonra anlayarak geri alıyor; “ikna etme” kaygısı düştükçe, iç çatışmalar yeni fikirlere dönüşüyor. Çilekeş’i tek kelimeyle anlatmayı reddetmesi de bundan: bazı dönemler “etiket” değil, omurgadır; insanın kendine dair ilk keşfi, ilk cesareti, ilk sınırı aşmasıdır.
Bu söyleşi boyunca en çok şu hissi duyuyorsunuz: Görkem Karabudak için müzik, bir başarı yarışından çok bir yöntem. Bazen yorgun, bazen umutlu, çoğu zaman dirençli; ama her durumda üretmenin içinde kalarak hayatta kalıyor. Şarkının “tamam” olduğu anı bulmak için dinliyor, not alıyor, döngüye girerse vazgeçebiliyor ve bundan utanmıyor. “Anlatılmaz, yaşanır” dediği yer de burası: Müzik onun için açıklaması yapılacak bir şey değil; içine girilip kaybolunacak bir deneyim. Bu röportaj, o kayboluşun haritası gibi: Oyun alanlarından derinleşmeye doğru yürüyen bir hat.
• Müziğe başladığın ilk anı hatırlıyor musun?
O anda bunun bir “oyun” mu yoksa hayatının yönünü belirleyecek bir yol mu olduğunu hissetmiş miydin?
• Çok küçük yaşta, kendim kurcalayarak başladığım için tabii ki benim için bir oyundu. Ama hayatımın yönünü belirlemesi ya da devamında işimi çok ciddiye almaya başlamam bunu değiştirmedi. Hâlâ aynı merak ve keşfetme arzusuyla yapmaya devam ediyorum. Yeni oyun alanlarını, oyun arkadaşlarını ve paylaşacağım kişileri aramayı bırakmıyorum.
• Klasik müzik eğitimiyle yetişip Rock ve Alternatif sahneye yönelmek sende nasıl bir iç gerilim yarattı?
Bu iki dünya bugün hâlâ kavga ediyor mu yoksa barıştılar mı?
• Şimdilerde nasıl bilmiyorum ama benim dönemimdeki klasik konservatuvar eğitiminde başka müziklerle ilgilenilmesi maalesef hiç desteklenmiyordu; aksine bu konuda çok katı kurallar vardı. Bu yüzden o zamanlar bana dışarıdan dayatılan bir gerilime maruz kaldım. Ancak zaten bir noktada bu yaklaşımın bana maksimum getirisinin memuriyet olacağını fark ettiğimde ayrılmaya karar verdim. Hayatımın en doğru kararlarından biriydi.
Çünkü o dönemde ezberleyerek öğrendiklerimi şimdi daha iyi anlayarak ve uygulayarak kendi müziğime katabiliyorum. Kimseyi bir şeye ikna etme kaygısı duymadığım zaman, elimde çok daha kendisiyle barışık ve iç çatışmalardan yeni fikirler ortaya çıkarabilen iki ayrı dünya olduğunu hissediyorum.

• Çilekeş senin için bir grup muydu yoksa bir dönem mi?
Bugünden baktığında o yılları tek bir kelimeyle nasıl tanımlarsın?
• Benim için bu hayatta yapabileceklerimi keşfettiğim ilk alandı. Ne olacağına karar verebildiğim, bana sunulanlar dışında kendi tanımladığım bir hayatı ve kariyeri seçebileceğim ve kendi birikimimle paralel olarak başka insanlara da ilham verebileceğimi gördüğüm ilk ortamdı.
Tek kelimeyle tanımlamaya çalışmak haksızlık olur. Her şeyin başlangıcıydı ve büyük ihtimalle de her zaman yanımda taşıyacağım, gurur duyduğum bir anı.
• Çilekeş sonrası solo üretim süreci özgürlük müydü?
Yoksa daha büyük bir yalnızlık mı?
• Aktif üretimini durdurmasıyla solo kariyerime başlamam arasında aslında çok sayıda farklı grup ve müzisyenle birlikte üretme şansım oldu; o yüzden buna yalnızlık diyemem. Çok şanslıyım ki birbirinden yetenekli, harika müzisyenlerle çalıştım. İçinde bulunduğum her işten de bambaşka şeyler öğrendim.
Çilekeş’te kendimi sınırlı hissettiğim zamanlar da olmuştu. Farklı müzikler, farklı roller ve yeni keşifler her zaman ilgimi çekti. Bu yüzden o arada sürekli yeni bir şeyler üretmiş ve öğrenmiş olmak, şu anki tek başınalığı aslında özgürlüğe çeviren yegâne unsur oldu diyebilirim. Hâlâ da öğrenmeye devam ediyorum; bu da kendimi daha özgür hissettiriyor.
• Şarkı yazarken seni daha çok tetikleyen şey ne oluyor?
Kelimeler mi, sesler mi yoksa gündelik hayatta yaşanan küçük kırılmalar mı?
• Beni en çok duygu durumum tetikliyor. Bu da bazen yaşananlardan, bazen yaşanması istenenlerden ya da korkulardan tutup anksiyeteye kadar giden sonsuz bir döngüyü kapsıyor. Çıkan sesler tamamen bunların yansıması.
Beni heyecanlandıran — basit de olsa — bir fikir, bir mantık kovalıyorum; bu da genel kompozisyonu ve yapıyı belirliyor. Kelimeler ise genellikle ben bunları kendime yaşatıp bir tur maruz bıraktıktan sonra, tamamlayıcı olarak geliyor.
• Sözlerinde sıkça karanlık, iç sıkıntısı ve varoluşsal meselelere rastlıyoruz.
Bilinçli bir tercih mi yoksa kendiliğinden mi dökülüyor?
• Kafamı neye takıyorsam onu yazıyorum. Bazen kendi kurguladığım hikâyeler de olabiliyor; bazen gerçek hayatın büyük dertleri ya da küçük bir hayalin içimdeki büyük yansıması… Bilinçli yazdığımı pek sanmıyorum. Ondan ziyade çok biliyormuş gibi başlayıp, kendi kurgumda kaybolduktan sonra yeni bir bilinçle karşılaşarak ilerlemeyi seviyorum.
• “Bu şarkıyı yazmasaydım içimde kalacaktı” dediğin bir parça var mı?
Yazdıktan sonra seni gerçekten hafifleten…

• İlk yazdığım şarkı “Y.O.K.”, “Katil Dans” albümündeki “Sınır” ve sanırım son yazdığım şarkı olan Kontra EP’den “Arıyorum Belamı Menzildeyim” diyebilirim.
• Sahnedeki Görkem ile günlük hayattaki Görkem arasında ciddi farklar var mı?
Yoksa sahne senin en çıplak hâlin mi?
• Ben sahneye farklı bir persona taşıyan biri değilim. Bunu yapan ve çok sevdiğim müzisyenler var ama ben şu ana kadar bunu pek üzerime yakıştıramadım. Şarkıların sahnede götürdüğü, çok uçlardaki ruh hâlleri gibi büyük dalgalanmalarım olmaz genelde; daha sakin biriyim. Günlük hayatta öyle olmam için gerçekten çok tetiklenmem lazım.
• Konser anlarında seyirciyle kurduğun ilişkiyi nasıl tanımlarsın?
Bir anlatıcı mısın, bir rehber mi yoksa yalnızca eşlik eden biri mi?
• Bu seçenekler arasında rehber daha yakın geliyor. Ama kendimi sıfırdan öyle tanımlamazdım. Kayıtlarda da konserlerde de kendi önerdiğim seslerden ve sözlerden oluşan bir deneyimi, bir paylaşımı vaat ediyorum. Katılmak isteyenler olduğunda da zaten içinde birlikte kayboluyoruz.
• Türkiye’de alternatif müzik sahnesinin bugün geldiği noktayı nasıl görüyorsun?
Umutlu musun, yorgun mu, dirençli mi?
• Öncelikle ben zaten eser miktarda yorgun, yaşamaya yetecek kadar umutlu, motive olabilecek kadar da dirençliyim. Yeni şeyler üretebildiğim sürece yorgunluğu çok hissetmeyeceğimi umuyorum.
Türkiye’de “alternatif müzik sahnesi” diye tekil bir ortam olduğunu düşünmüyorum. Birbirinden farklı hedeflere, mantaliteye, vizyona ve yeteneğe sahip çok fazla müzisyen ve grup var. Aralarında çok beğendiklerim de var; her izlediğimde ve dinlediğimde ilhamla ve umutla doluyorum. Çok dandik ya da nitelikli dolandırıcılık seviyesinde bulduğum işler de oluyor. Bunları ayırt etmeye, her atılan oltayı yememeye çalışıyorum.
Her müzikseverin de böyle yapmasını isterdim ama şansımı zorlamak yerine, doğru olduğuna inandığım şeyleri yaparak mücadele etmeyi daha uygun buluyorum.
• Başka müzisyenlerle işbirliği yaparken seni en çok heyecanlandıran şey ne oluyor?
Kontrolü paylaşmak mı, sürprizlere açık olmak mı?
• En çok herkesin bunun ne denli özel ve büyülü bir an olduğunu tekrar hatırlaması; birbirlerine saygı duyarak birlikte yarattıkları şansı daha da zorlamaları, hoş sürprizleri çağırmaları ve ulaşılmaz sandıklarına aynı frekanstan yaklaşmaları beni heyecanlandırıyor.
• Bir şarkının “tamam oldu” dediğin an nasıl geliyor?
Yoksa hiçbir zaman gerçekten bitmiyor mu?
• Çalışma ve dinleme saatlerini birbirinden ayırıyorum. Bazen sadece dinleyip not alıyorum; kendi dinlemek istediklerimi bulmaya çalışıyorum. Bitmeye yaklaştığında aldığım notlar bana rehber oluyor. En son bütün notlarım bittiğinde ve tatmin olmuşsam yayınlıyorum.
Ama bu süre uzarsa loop’a girip vazgeçebiliyorum. Yayınladığın bir şarkıya daha sonra dönüp baktığında aklına yeni fikirler de gelebiliyor. Gönül ister ki yarattığın eser hem senin o dönemki hâlini yansıtabilsin hem de tüm zamanlara ait olabilsin. Streaming döneminden önce dört senede bir albüm yayınlandığı için bu duygu üzerine daha çok titreniyordu; şu anki akış ise daha devamlı üretip paylaşmanı gerektiriyor. Ben henüz buna çok kapıldığımı söyleyemem ama karşı da değilim.
• Müzik dışında seni ayakta tutan, besleyen başka şeyler var mı?
Okumak, susmak, yürümek, kaçmak gibi…
• Hepsi birbiriyle bağlantılı aslında; ayakta kalmak için olmasalar da birbirlerini besledikleri aşikâr. Bol bol bisiklete biniyorum, okuyorum, uzun uzun yürüyorum. Arkadaşlarımla eğleniyorum, dans ediyorum. Elimden geldiğince etkinliklere katılıyorum; iş dışında da hareketli bir hayatım var.

• Hayatının bir döneminde müziği tamamen bırakmayı düşündüğün oldu mu?
Olduysa seni geri döndüren neydi?
• Bazen kimsenin benden yeni şeyler duymaya ihtiyacı olmadığı hissine kapıldığım oluyor. Ama daha önce de söylediğim gibi, ben her zorlukla doğru olduğuna inandığım şeyi yapmaya devam ederek mücadele ediyorum. Bugüne kadar yaptığım işlerden bazıları, yayınlandıktan yıllar sonra değer gördü.
O yüzden bırakmak gibi bir tavrı kendime pek yakıştıramıyorum. Her şeyden önce işimi çok sevdiğim için yapıyorum. Yeni müzikler üretmek, o dünyada kaybolmak ve kendimi şaşırtmak beni hâlâ heyecanlandırıyor. Daha da önemlisi, yeni jenerasyonun ilgisini çekmek çok canlı hissettiriyor. Çünkü her ne kadar bir kesim için ismim nostaljik duygular uyandırsa da, ben her yeni şarkıda yeni keşifler ve yeni oyunlar bulmaktan zevk alıyorum. Benimle senkron yakalayanları fark ettiğimde de devam etmeye değdiğini görüyorum.
• Bugüne kadar seni en çok sarsan eleştiri hangisiydi?
Haklı olduğunu sonradan kabul ettiğin…
• Fikrine değer verdiğim çok önemli müzisyenlerden duyduğum şeyler oldu elbette. Sarsmadı belki ama düşündürdü. Haklı olabilecek bir eleştiriyi kendini sarsacak boyutta alıyorsan, orada daha büyük sorunlar vardır zaten.
Benim öyle egolarım yok. Süper güçlerine ve handikaplarına yeterince hâkim olduktan sonra, bunların başkaları tarafından nasıl algılandığını bilmek; doğru kullanıldığında seni çok daha üst liglere taşıyabilir.
• Şarkıların sen yazdıktan sonra senden kopuyor mu?
Yoksa hâlâ sana mı ait hissediyorsun?
• Üzerinden çok zaman geçmişse biraz daha yabancı hissettirebiliyor. Ama çok güçlü gelgitleri olan şarkılar da var; asla yakanı bırakmıyorlar. Daha yakın zamandakiler ise hâlâ çok taze duyguların yansıması oldukları için biraz daha kendi dünyalarına ait hissediliyor.
• Genç Görkem’e bugün bir cümle söyleme şansın olsa, ne derdin?
• “Doğru bildiğini yap, bana ne,” derdim.
• Zamanla sesin, sözlerin ve sahnedeki duruşun nasıl değişti?
Bu değişimi bilinçli mi yönetiyorsun yoksa teslim mi oluyorsun?
• Cevap zaten sorunun içinde: zamanla. Herkes kendi hayatını ne kadar yönetip ne kadarına teslim oluyorsa, bende de muhtemelen benzer bir süreç yaşandı. Teslim olduğum şey zaten kendi akışım. Sesim belki yirmi sene öncesine göre bir ton daha pest. Sözlerim de bu zaman içinde yaşananlara göre şekillendi. Sahne duruşum için şimdilik çok fazla alternatifim yok; çünkü aynı anda çok fazla şey çalıp söylemem gerekiyor.
• Seni hiç tanımayan birine müziğini tek bir hisle anlatman gerekse, bu ne olurdu?
• Valla hiç uğraşamam onunla; zaten yaparken canım çıkmış. “Anlatılmaz, yaşanır” diyelim.
• Önünde duran yolda seni daha çok ne bekliyor gibi hissediyorsun?
Dönüşüm mü, sadeleşme mi?
• İkisi birbirini götürmez bence. Dönüşüm her zaman benimle; sadeleşme ise ihtiyacım olduğunda oynayabileceğim bir kart gibi. Derinleşme diyebilirim.

Not: kapak Foto: Beril Günsen Dedecanoglu
