BÖLÜM 1

CANAVAR’IN GÖLGESİ

Burak Kumpasoğlu • 06/01/2026

Rock ve Saykodelik Folk tarihinin karanlık damarını izleyen bu yazı, okültizmin müzikle kurduğu ilişkiyi kültürel, felsefi ve tarihsel bir bağlamda ele alıyor. Karşı-kültürden Crowley’e uzanan bu hat, müziğin yalnızca ses değil, ritüel olduğunu da hatırlatıyor.

Dogme et Rituel de la Haute Magie 1856 Baskısı

Lâtincede, “gizlemek”, “üstünü örtmek” anlamlarına gelen “occulere” kelimesinden türeyen “okült” teriminin, ilk olarak 1120 yılında, Anglo-Norman dilinde yazılmış bir Mezmur kitabı olan, Psautier d’Oxford’da ortaya çıktığı yazılır. Bir yıldızın önünden geçen bir nesnenin, yıldızın ışığını kısmen de olsa örtmesi anlamına gelen, “yıldızsal okültasyon” gibi teknik kullanımları olsa da terim, özellikle on altıncı yüzyıldan itibaren Heinrich Cornelius Agrippa’nın yahut Giordano Bruno’nun yazılarında kullandığı gibi, Tanrı’nın gizemli işlerine yahut doğanın saklı niteliklerine dair bilgi alanları için kullanılmaya başlanmıştır. 1842 yılında A. De Lestrange tarafından Dictionnaire Des Mots Nouveaux (Yeni Sözcükler Sözlüğü) için yazılan “okültizm” başlıklı makalede rahiplere ve aristokratlara karşı oluşturulan politik bir tavrı içerse de Fransız ezoterikçi Eliphas Levi’nin büyü ritüellerine dair yazdığı 1856 tarihli Dogme et Rituel de la Haute Magie isimli kitabıyla, bugün kullanılan, doğaüstüne dair inanç ve uygulamaları içeren yaygın anlamına kavuşmuştur.

Batıda yaşanan modernleşmenin giderek zayıflattığı dini kurumlar, varlıklarını sürdürmeye çalışsalar da, sekülerleşen toplumların yine de ihtiyaç duydukları maneviyata artık cevap veremedikleri açıktır. Var olan bu ihtiyaç nedeniyle ilgi çekmeye başlayan Uzak Doğu öğretileri yahut geçmişin Hermetik inançları, bu içsel boşluğu kapatmaya çalışmaktadır sanki. Belki de tüm bu ezoterik öğretiler ve okült pratikler, dünyanın kaybolan büyüsünün yeniden kazanılması için bir imkândır.

Dinden spiritüalizme doğru yaşanan bu geçişte, özellikle karşı-kültür içinde yer edinen paranormal olana, aşkınlık deneyimlerine, okült pratiklere artan ilginin, duyguların kolay bir şekilde manipüle edilebildiği müzikte karşılığını bulması kaçınılmazdır. Bugün pek çok müzisyen ve grubun albümlerini satmak için bir strateji olarak belirlediği okült temaların, müzik tarihindeki yeri aslında oldukça eski ve geniştir. Doğu ezoterizminin önemli temsilcilerinden Hazrat Inayat Khan, psişik yahut okült güçlerin, müzisyen ve müzikseverlerin ancak sesle uyumlanarak, ekstazi yahut mest denilen esrime durumuna geldiklerinde açığa çıkacağını yazar. Klasik müzikteyse Mozart’ın, Gustav Holst’un yahut Debussy’nin ezoterik temalara sahip pek çok bestesi olduğu bilinse de Giuseppe Tartini’nin Şeytan’la anlaşarak bestelediğini söylediği, “Devil’s Trill Sonata” olarak da bilinen Sol Minör Keman Sonatı yahut Scriabin’in ne zaman çalsa büyücülük yaptığına inandığı, “şeytan aralığı” denilen tritonda gezinerek bestelediği ve “Kara Ayin” olarak adlandırılan Op.68, 9 Numaralı Piyano Sonatı, okültizmin klasik müzikteki en bilinen örneklerindendir.

Tartini’nin Rüyası, Louis-Léopold Boilly1824

Müzik tarihindeki yerinin bu genişliği nedeniyle konuyu Rock müzik ve bu temaların yoğun olarak kullanıldığı Psikedelik Folk müzik ekseninde, belirli isimlerle sınırlamanın hatta bölümlere ayırmanın daha doğru olacağını, okuyacağınız bu ilk bölüm için de The Beatles’ın, 1967’de yayımlanan “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band” albümünün, başlamak için en uygun yer olduğunu düşünüyorum.

Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albüm kapağı

SGT. PEPPER’S İLE BAŞLANGIÇ. ALEISTER CROWLEY

Psikedelik tonu, stüdyo efektleri, müzikleri ve şarkı sözleriyle karşı-kültürün vazgeçilmezi olan albümün, kapağı da en az albüm kadar çarpıcıdır. Peter Blake ve Jann Haworth tarafından tasarlanan kapak, kimi eleştirmenlerce son on yılın kültürel topografisinin yahut bir dönemin avangartlarının halen süregelen etkilerinin bir göstergesi olarak tanımlanır. Kapakta yer alan ve çoğunluğu grup üyeleri tarafından seçilen birbirinden ünlü figürler içinde bulunan biriyse, konumuz açısından orijin diyebileceğim bir figür. Kapağın sol üst köşesinde yer alan Hintli yogi Sri Yuktesawar ile 1930’lu yılların oyuncusu Mae West arasında dazlak kafasıyla görünen bu kişi, okültizmin en önemli isimlerinden birisi olan Aleister Crowley’dir.

Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band. Aleister Crowley detayı

Ozzy Osbourne’un “Mr. Crowley” şarkısından da aşina olunan Aleister Crowley’nin, 1913 yılında Hector Murchison tarafından çekilen bu fotoğrafıyla kapakta yer almasını isteyenin, Paul McCartney olduğu söylense de bunun arkasında okült bir gizem aramaya gerek yoktur. Sonraki çalışmalarında Crowley’e dair hiçbir referansa rastlanmaması, o yıllarda Amerika ve Avrupa’da gelişmeye başlayan karşı-kültürün önemini erkenden algılayan McCartney’in, Crowley’i albüm için ilgi çekici bir figür olarak kullandığını gösteriyor.

Koyu Hıristiyan bir ailede büyüyen ancak annesi tarafından İncil’in Vahiy Kitabı’ndaki Canavar’a benzetilecek kadar şüpheci ve aykırı bir kişiliğe sahip olan Crowley, 12 Ekim 1875’te İngiltere’nin Warwickshire bölgesinde dünyaya gelir. 1896 yılında yaşadığı ve ayrıntılarını vermediği bir olay sonrasında okültizm ve ezoterik öğretilerle ilgilenmeye başlar. 1898’de katıldığı Hermetik Altın Şafak Tarikatı’nda törensel büyü konusunda eğitim alır. 1904 yılında balayı için gittiği Kahire’de İslam mistisizmi, Arapça ve Antik Mısır dini üzerine çalışır. Burada, Horus’un habercisi olarak nitelendirdiği ve Aiwass adını verdiği ruhani bir varlıkla iletişime geçtiğinden bahseder ve Thelema ismini verdiği öğretisinin kutsal kitabı sayılacak Kanun Kitabı’nı bu varlığın dikte ettirdiğini ileri sürer. 1905’teki Hindistan ve Çin gezisinden döndükten sonra 1907 yılında eski akıl hocası George Cecil Jones ile birlikte ezoterik bir tarikat olan A∴A∴’ (Astrum Argentum) kurar. 1912 yılında Almanya kökenli bir başka ezoterik tarikat olan Ordo Templi Orientis’e kabul edilir ve Britanya kolunun lideri olur.

Aleister Crowley 1902 Himalaya K2 tırmanışı

1920’de Sicilya Cefalu’da Thelema Manastırı’nı kurar. Sefahat dolu yaşamı nedeniyle İtalyan hükümeti tarafından sınır dışı edildiği 1923’e kadar orada kalır. Sonraki yıllarda yaşadığı Tunus, Fransa gibi ülkelerde bir yandan eroin ve kokain bağımlılığının yarattığı sağlık sorunlarıyla uğraşırken, bir yandan da kitaplarını yazmaya çalışmaktadır. 1930 yılında, kendisinin yazdığı Pan’a İlahi şiirini Portekizceye çeviren Fernando Pessoa ile tanışmak için Lizbon’a gider ve Pessoa’nın yardımıyla sahte bir intihar gösterisi düzenlese de üç hafta sonra Almanya’da açılan bir Ekspresyonizm sergisinde boy gösterir. 1937 yılında doğan ve annesi tarafından Randall Gair Doharty ismi verilen çocuğuna Aleister Atatürk adını veren; Hitler’i Thelema öğretisinin taraftarı kılmayı hayal eden; savaşın patlamasıyla İngiliz Deniz İstihbarat Bölümü’ne iş birliği teklif eden; şiirler, ezoterik metinler ve büyü kitapları yazan, bir taraftan da kendisine halefler yetiştirmeye gayret eden bu tuhaf adamın, sürekli savrulduğu ve giderek ağırlaşan sağlık sorunlarıyla uğraştığı yaşamı, 1 Aralık 1947’de sona erer.

Aleister Crowley 1912

Mistik deneyimlerin açıklanması, araştırılması için bilimsel metotlar öne süren Crowley, kendisinin de yoğun olarak kullandığı halüsinojen maddelerle bu deneyimleri tekrarlamak istediği için, kimilerince özellikle LSD gibi psikotrop maddelerin kullanımının serbest bırakılmasını isteyen, karşı-kültürün ikonlarından Timothy Leary’nin öncülü olarak da gösterilir. Crowley, yirminci yüzyılı, insanların kendi kaderleri üzerinde daha çok söz sahibi oldukları Horus Çağı olarak belirlerken kendisini de bu çağın peygamberi ilan eder. “İstediğini yap, kanun budur” cümlesiyle özetlenen, antik dönemden itibaren dini ve felsefi bazı metinlerde iradenin, arzunun, hazzın ve cinselliğin yüceltilmesi olarak öne çıkan Thelema öğretisini, insanların kozmik iradeyle uyum içinde olan kendi iradelerini gerçekleştirmesi olarak tanımlar.

Büyüyü, din ile bilim arasında üçüncü bir yol olarak gören Crowley, cinselliği de büyü uygulamalarının merkezine koyar. Seks büyüsü adını verdiği uygulamalarla, bu büyüyü yapanların iradelerinin daha da güçleneceğini savunur. Ona göre seks, kutsal bir ayindir. O kadar ki un, bal ve zeytinyağının içine katılan adet kanı, vajinal sıvı yahut meniyle yapılan ve “Işık Kek”i yahut “Pastası” adı verilen bir tür bisküvi kimi ayinlerde Hıristiyanlığın kutsal ekmeği gibi yenir. Erkeklerin ve kadınların cinsel özgürlüğünü sonuna kadar savunan Crowley, eşcinselliğin utanılacak yahut saklanacak bir şey olmadığını söyleyecek kadar dönemine göre açık görüşlüyken diğer yandan kürtaja karşı çıkacak kadar muhafazakârdır.

Aleister Crowley Osiris kılığında 1929
Sırtında Crowley’nin Lakabı olan Perdurado yazılı büyü kitabıyla

Okültizme dair pek çok konuda kitap yazan Crowley, 1928’de yazdığı Magick In Theory and Practice’de kullandığı gibi, büyü anlamına gelen “magic” kelimesinin sonuna eklediği “k” harfiyle, yüksek büyü olarak nitelendirilen uygulamaları, sıradan büyülerden ayırır. Bu Crowley geleneğinden “music” kelimesi de nasibini alır ve büyünün müzikteki etkisini belirgin kılmak için kelime “musick” olarak yazılır. Crowley’nin ve Thelemik öğretinin müzikteki etkisine geçmeden önce, yine kendisiyle bağlantılı bir başka albüm kapağıyla ilgili çok konuşulan bir konuya kısaca değinmek iyi olabilir.

Magick in Theory and Practice 1929

ALEISTER CROWLEY ETKİSİ

The Doors’un, Jim Morrison hayattayken yapılan ve 13 Kasım 1970’te “13” ismiyle yayımlanan ilk derleme albümünün arka kapağında, Morrison’un memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle (Elektra’nın yöneticileri sakalını kesmesini istemişlerdir çünkü) ellerini üzerinde kavuşturduğu büstün Aleister Crowley olduğuna dair iddialar, halen tartışılmaktadır. Oysa fotoğrafa dikkatlice bakılırsa, büstün sol kısmında bulunan dalgalı saçlardan da anlaşılacağı gibi, büst aslında Crowley’nin değil, Beethoven’ın büstüdür. The Doors’un menajerliğini de yapan Danny Sugerman yazılarında bunu açıkça ifade etse de Crowley hayranlarını ikna etmek pek de mümkün görünmemektedir.

The Doors ’13’ Albüm Arka Kapak

Kanun Kitabı’nın önsözünde “Bireyi bastırmak için giderek daha fazla yol buluyoruz. Sürüyü temel alarak düşünüyoruz” diye yazar Crowley. “Dilediğini yap” ilkesi, 60’lı 70’li yılların genç kuşağı için neredeyse bir yaşam biçimini almıştır zaten. Thelema yorumuyla cinsellikten ve uyuşturucu maddelerden alınan hazları kutsal bir seviyeye taşıyan Crowley, bu kuşak için zamanının çok ötesinde yaşamış birisidir artık. Özellikle karşı-kültür içinde bulunan sanatçıların en çok etkilendiği figürlerin başında gelir. Bunlardan birisi de deneysel kısa filmleriyle tartışmalar yaratan, kendisini Pagan ve “Warlock” yani erkek cadı olarak tanımlayan, Aleister Crowley’nin ve Thelema öğretisinin sadık takipçilerinden olan Kenneth Anger’dır. Gerçeküstücü kısa filmlerini homoerotizm ve okültizm ekseninde kurgulayan Anger; motorcuları, LSD kullanıcılarını anlattığı yapımlarıyla yahut Şeytan Kilisesi’ni kuran Anton LaVey’le olan yakın dostluğuyla 60’lı yılların, kendi mitolojisini oluşturmaya başlayan sanatçılarındandır.

Kenneth Anger 1960’lar
Bobby Beausoleil GençlikYıllarında

ANGER ve BOBBY BEAUSOLEİL

Crowley’nin Hymn to Lucifer şiirinden aldığı ilhamla, 60’ların ortasında yükselen karşı-kültür hareketine ithafen çekmek istediği Lucifer Rising filmi, Anger’ın ve dolayısıyla Crowley’nin müzik dünyasıyla olan ilişkisinin de omurgasını oluşturur. Lucifer’i oynayacak birisini ararken izlediği bir karşı-kültür performansında, The Orkustra isimli grubuyla sahne alan Bobby Beausoleil, Anger’ı etkiler. Gösteri sonrasında Beausoleil’in yanına gelen Anger, filminden bahsedip Lucifer rolünü onun oynamasını ister. Kendisinin oyuncu değil, müzisyen olduğunu söyleyen Beausoleil’in itirazını dinlemez. “Önemli değil,” diye karşılık verir Anger, “tek yapman gereken kendin olmak!”

The Orkustra

Daha önceleri San Francisco kökenli The Outfit gibi gruplarda çalan Beausoleil, yoğun olarak dinlediği Klâsik Müziğin yanı sıra kendisini Blues ve Caz türlerinde de yetkinleştirmiş bir müzisyendir. John Lee Hooker, Jimmy Reed, Otis Redding, Charlie Musselwhite, Howlin’ Wolf, Paul Butterfield, Screamin’ Jay Hawkins, BB King gibi Blues müzisyenlerinden incelikli ve nüanslı tonlamaları, birkaç notaya nasıl büyük, yoğun duygu yığınları sığdırılabileceğini öğrenir. Ravi Shankar, Ali Akbar Khan, John Coltrane, Ornette Coleman ve benzeri Free Jazz müzisyenlerinden de spontane çalınan müzikteki o derin tutkuyu ve maneviyatı. Tüm bu yoğunlaşma, esrar içtiği gecelerden birinde, zihninde bir aydınlanmaya yol açar ve zaman kaybetmeden etrafa astığı ilanlarla dünyanın ilk psikedelik elektro senfoni orkestrasının kurulduğunu, her türden müzisyenin başvurabileceğini ve her türlü enstrümanın kabul edileceğini duyurur.

The Magick Powerhouse of OZ

Elektro gitar ve elektro buzukide Beausoleil, bas gitarda Jamie Leopold, davul ve perküsyonda Terry Wilson, elektro obuada Henry Rasof, elektro kemanda David LaFlamme’den oluşan grubun ismi ilk önce The Electric Chamber Orchestra olur. Ancak kendilerini “oda” gibi küçük mekânlarla sınırlamak istemedikleri için isimlerini The Orkustra olarak değiştirirler. Yaptıkları müziğin farklılığı nedeniyle hızla tanınmaya başlayan grup; Grateful Dead, The Charlatans, Big Brother ve dönemin diğer San Francisco’lu Rock gruplarıyla birlikte pek çok konser verir. Popülerliklerinin giderek arttığı bir zamanda, grubun üyelerinden Jamie Leopold’ün esrar bulundurma suçundan yaşadığı hukuki süreç ve Beausoleil’in Anger ile çalışmaya başlaması grubun dağılmasına neden olur.

Kenneth Anger’ın teklifini filmin müziklerini de yapmak şartıyla kabul eder Beausoleil. Kendi cümleleriyle bunu şöyle anlatır: “Filmin müziklerini bestelememe ve seslendirmeme izin verirse, filmindeki asi melek rolünü oynamayı düşünebilirdim. O gece ikimiz de şeytanla bir anlaşma yaptık.”

Anger’ın keskin bakış açısı ve spontane kurgu tarzı, renk zenginliği ve bazı filmlerin işlenişindeki lirik duyarlılığından etkilenen Beausoleil, The Orkustra üyelerinin yakın durmadıkları proje için Crowley’ci gelenekle isimlendirdiği The Magick Powerhouse of Oz adını verdiği yeni bir grup kurar. Ancak çoğunlukla Free Jazz müzisyenlerinden oluşan grubun çalışmaları, Anger ve Beausoleil arasında yaşanan anlaşmazlıklar ve kavgalar nedeniyle sekteye uğrar. Karşılıklı suçlamalarla sona eren film projesi için grubun 1967’de yaptığı ve kaydedebildiği tek şarkı “Lucifer Rising I”,1967’’dir.

Projenin durmasıyla Anger, New York’a geri döner. Beausoleil ise 1968’de Charles Manson ile bağlantılı bir cinayete karıştığı için ömür boyu hapis kararıyla cezaevine girer. Ama öykü burada sona ermez.

Kaliforniya merkezli çekmeyi düşündüğü Lucifer Rising projesini Avrupa’ya taşıyarak, finansör de aramaya başlayan Anger’ın, filmin müzikleri için bir sonraki adresi The Rolling Stones olur. Kimileri tarafından Beatles’ın kötücül ikizi olarak kabul edilen Stones’un, Sgt. Peppers ile aynı yıl çıkan ve benzerlikler taşıyan “Their Satanic Majesties Request” albümünün ismi ilgisini çekmiştir belki de. İsminde geçen “Satanic” kelimesi nedeniyle Güney Afrika ve Filipinler’de sansürlü bir şekilde “The Stones Are Rolling” ismiyle piyasaya sürülen albümün hazırlık aşamasında, Taoist bir metin olan Altın Çiçeğin Sırrı yahut Kelt mitolojileri derlemelerinin yanı sıra Charles Fort’un doğaüstü olayları derlediği 1919 tarihli The Book of the Damned ve Louis Pauwels’in 1960 tarihli The Morning of the Magicians kitaplarını da okuyan Mick Jagger’ın, tanıştıkları an Anger’dan etkilenmesi kaçınılmazdır. Grubun diğer üyelerinin yanı sıra o yıllarda Jagger’ın ve Brian Jones’un partnerleri Marianne Faithfull ve Anita Pallenberg ile karşı-kültür çevresi içinde gerçekleşen bu tanışma sonrasında, okültizmin bu harekete ilham vereceği kanısına sahip olan Jagger, Anger’ın kendisinden Lucifer’i oynamasını istemesinden de etkilenmiştir.

Mick Jagger

Anger şöyle anlatır: “Tüm roller dikkatlice seçilecekti: Mick, Lucifer’i, Keith ise Beelzebub’u oynayacaktı… Stones içindeki okült çekirdek Keith, Anita ve Brian’dı. Brian da bir cadıydı, buna eminim. Bana ‘cadı memesini’ gösterdi. Dedi ki, ‘Başka bir çağda beni yakarlardı.’ Bu onu çok mutlu ediyordu.” Anger’ın bu sözlerine karşılık Marianne Faithfull ise başka şeyler söylemektedir: “Kenneth Anger’ı komik buluyorlardı. Mick ve Keith, onun şeytani numaralarına tam anlamıyla küçümseyici bir tavırla yaklaşıyorlardı.”

Yine de Jagger’ın o günlerde edindiği bir Moog synthesizer (*) ile Lucifer Rising için bir gecede yaptığı beste, Anger’ı çok mutlu etmiştir. Ancak şarkı Anger’ın bir başka projesinde “Invocation of My Demon Brother”da kullanılır. Grubun Blues köklerine döndüğü bir sonraki albümü “Beggars Banquet”de yine Jagger’ın bir kitaptan yola çıkarak bestelediği şarkı; “Sympathy for the Devil”, Stones’un adeta marşı haline gelir. Bulgakov’un Usta ile Margarita kitabını Jagger’a hediye eden Marianne Faithfull, 1994’te yayımladığı otobiyografisinde şöyle yazar: “Kitabı bir gecede yuttu ve karşılığında “Sympathy for the Devil”i çıkardı. Kitabın baş karakteri Şeytan’dır ama bunun şeytancılıkla ya da kara büyüyle hiçbir ilgisi yok… Mick, çok karmaşık bir kitaptan sentezlenmiş üç dakikalık bir şarkı yazdı.”

İsa’nın çarmıha gerilişinden Kennedy suikastına kadar, tarihin pek çok dönüm noktasında hazır bulunan Şeytan’ın, birinci tekil şahıstan sözlerini içeren şarkı, Jagger’ın sahne performansıyla birleşince zaten şiddetli ve çalkantılı olan o günlerde ortalığı kasıp kavurur. Ancak Marianne Faithfull’ın da yazdığı gibi, Jagger’ın şeytani rolü tamamen bir tiyatrodur: “Rolling Stones’un, temsil ettikleri fikirler yüzünden mahvolmamalarının tek nedeni, bu fikirleri hayranları kadar ciddiye almamış olmalarıydı. Mick, bir an bile kendisinin Lucifer olduğuna inanmadı.” 1969 yılında meydana gelen iki olay Jagger’ın Anger ile mesafelenmesine yol açar.

William Blake. Kızıl Ejder

Temmuz’da Brian Jones, uyuşturucu sebebiyle havuzunda ölü bulunur. Ardından Aralık ayında Kaliforniya Altamont’da düzenlenen ücretsiz bir karşı-kültür festivalinde sahne alan grubun bir hayranı, Cehennem Melekleri çetesi tarafından öldürülür. Bu iki olaydan sonra kamuoyunda oluşmaya başlayan tepkiden de çekinen Jagger, Anger ile arasına mesafe koysa da hem kardeşi Chris Jagger hem de Marianne Faitthfull, Lucifer Rising filminde yer alırlar.

ve SAHNEDE LED ZEPPELİN

Rolling Stones ile bağı kopan Anger’ın filmin müzikleri için bir araya geldiği bir başka isim, Yardbirds’in eski üyesi ve Led Zeppelin’in kurucusu Jimmy Page’dir. Doğaüstüne dair tutkulu bir ilgiye sahip olan Page, grubun bu konudaki imajını da belirleyen kişidir aynı zamanda. Konser ve telif gelirlerini bu tutkusunun peşinde harcayan gitarist, 1899-1913 yılları arasında Aleister Crowley’nin yaşamış olduğu Boleskine Malikanesi’ni 1970 yılında satın almıştır.

Jimmy Page, Boleskine Malikanesi’nin Önünde

Crowley’e olan hayranlığı o kadar yoğundur ki “Led Zeppelin III” albümünün ilk baskılarında plağın üzerinde seri numarası yazılması gereken yere Crowley’nin Thelemik düsturunu bastırtır: “Do what thou wilt / Shall be the whole of the Law” (“Dilediğini yap / Yasa bütünüyle budur”) Grubun 1974 yılında kurduğu butik plak şirketi Swan Song’un açılış partisi için dağıtılan davetiyelerin başlığında da yine aynı söz yazılıdır: Dilediğini yap.

Plaktaki Thelemik Düstur

Çoğunlukla “Led Zeppelin IV” olarak bilinen, Atlantic Record kataloglarındaysa “Four Symbols” yahut “Fourth Album” olarak kayıtlı olan 1971 tarihli bir sonraki albümleri de Page’in okültizme olan ilgisini yansıtmaktadır. Plağın üstüne bir başlık koymak yerine grubun üyelerini işaret eden dört adet sembol koyma fikri yine Page’e aittir. Semboller, grup üyeleri tarafından seçilmiştir. Robert Plant, sembolünün kayıp Mu Uygarlığı’nı simgelediğini söyler. John Paul Jones’un sembolü yetkinliği, John Bonham’ınki ise Osiris-İsis-Horus’u (aynı zamanda Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsünü) simgelerken, aynı zamanda ünlü içki markası Ballantine Ale’in “saflık”, “beden”, “lezzet” kelimelerinin yer aldığı logosuna da dikkat çekici bir şekilde benzer.

Led Zeppelin. Semboller

Page ise kendi sembolü hakkında hiçbir açıklamada bulunmasa da sembolün, Oğlak Burcu’nun gezegeni olan Satürn’ün simgelerinden birisi olduğu tahmin edilmektedir. Satürn gezegenini simgeleyen pek çok sembol içinden, “ZoSo” olarak okunan ve 16. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi olan bu sembolün özellikle neden seçildiğine dair en güçlü spekülasyonsa, 12 yaşındayken ailesi tarafından kendisine hediye edilen Futurama marka ilk gitarının serisinin ismi olduğudur: Futurama Grazioso. Aleister Crowley’nin eşyalarının sergilendiği bir açık arttırmada tanıştığı Page’i, filmin müzikleri için ikna etmesi Kenneth Anger’ın çok zamanını almaz.

Page, Boleskine Malikânesi’nin bodrum katını Anger’a tahsis eder. Satın aldığı zaman harap bir halde olan malikâneyi, Crowley’nin yaşadığı yıllara uygun bir hale getirmeye çalışan Page, bir ressama, malikânenin duvarlarını Crowley’nin Sicilya’da kurduğu manastırın duvarlarındaki resimlerle süsletir. Manastırdaki bu resimleri keşfeden ve bu keşif sürecini filme çekense Kenneth Anger’dan başkası değildir. Tuhaftır ki bu filmin bugün nerede olduğu bilinmemektedir. 1976 yılında piyasaya sürülen ve Led Zeppelin’in 1973 yazında New York Madison Square Garden’da üç gün süren konserlerinin kayda alınmasıyla kurgulanan The Song Remains the Same isimli filmin konser haricindeki görüntülerinden birisinde, Jimmy Page’in bahçesinde oturduğu ve kameraya döndüğünde gözlerinin kırmızı bir ışıkla parladığı ev, işte bu Boleskine Malikânesidir.

Jimmy Page. Kırmızı Gözler

Jimmy Page’in okültizme merakı Crowley ile sınırlı değildir elbette. 1974 yılında, Londra’da okültizm temalı kitaplar satan The Equinox’u satın alır. 1979 yılında, Led Zeppelin’in Knebworth açık hava konserleri öncesinde, Knebworth Kontu Edward Bulwer-Lytton’ın bir dönem yaşadığı malikânede bulunan okült antikaları inceler. Page’in bu ilgisi grup hakkındaki söylentileri giderek arttırır. Kimi radikal dinci çevreler tarafından Led Zeppelin’in ünlü parçası “Stairway to Heaven”ın ters çevrilerek dinlendiğinde gizli mesajlar verdiği dillendirilmeye başlar.

Hatta daha da ileri gidilerek Jimmy Page’in, Led Zeppelin’in devasa başarısı karşılığında hem kendi ruhunu hem de Robert Plant ve John Bonham’ın ruhlarını şeytana sattığı, grubun daha sade ve arka planda kalan üyesi John Paul Jones’un ise bu “cehennem kontratını” imzalamayı reddettiğini ve bu sayede diğerlerini etkileyen trajedilerden -Plant ve eşi 1975’te bir trafik kazasında ağır yaralanırlar, 1977’deyse küçük oğullarını kaybederler. Bonham ve menajer Peter Grant, Oakland’daki bir konserin kulisinde gerçekleşen saldırı nedeniyle tutuklanırlar- kurtulduğunu söylerler. Grubun dağılması bile bu söylentileri sona erdirmez. Page, 2000 yılında, John Bonham öldüğünde Page’in ona şeytani büyüler yaptığına dair bir haber yayınlayan Londra’daki bir dergiye karşı dava açar ve kazanır. Kazandığı tazminatı da hayır kurumlarına bağışlar.

Kenneth Anger Lucifer Dövmesiyle

2003 yılında Guitar World dergisine şu açıklamayı yapar: “Mistisizm, doğu ve batı sihir gelenekleri ile tantrizm üzerine yaptığım çalışmaların Crowley şemsiyesi altında değerlendirilmesi talihsizlik. Tabii ki Crowley’i çok okudum ve teknikleriyle fikirlerine hayrandım. Ama genel olarak da okuyordum… Altmışlarda karşılaştırmalı dinlere ve büyüye ilgi duymak olağandı.” Geriye dönecek olursak, Page ile Anger arasındaki ilişki bir müddet sonra bozulmaya başlar. Page, Anger’ın malikânede kendisinden izinsiz bir kurgu odası kurmasından ve turlar düzenlemesinden şikâyet ederken, Anger ise Page’in söz verdiği müziği geciktirmesinden şikâyet etmektedir. 1976 yılında Page’in eşi Charlotte ile bir kavgaya tutuşan Anger, en sonunda malikâneden kovulur. Düzenlediği basın toplantısında, Page’in uyuşturucu sorunundan bahsederek şöyle söyler: “Jimmy’nin müzisyen olarak tükendiğini düşünmeye başlıyorum. Ne bir teması ne bir ilhamı ne de sunabileceği bir melodisi var.” Yine de Anger’ın kurgu aşamasında eklediği sahnelerden birisinde Jimmy Page’i, elinde tuttuğu bir Mısır tableti ile Aleister Crowley’e bakarken görürüz.

Page ile de yolları ayrılan Anger’a gelen birkaç mektup, çemberi kapatacak ve işi nihayete vardıracaktır. Mektup hapishaneden, Bobby Beausoleil’den gelir. Bir dergide Anger ile Page’in yolları ayırdığını öğrenen Beausoleil, Anger’a filmin müziklerini yine kendisinin yapabileceğini ve bununla ilgili fikirlerini yazar. Geçmişteki tüm kavgalara, suçlamalara rağmen Anger, teklifi kabul eder. O günleri şöyle anlatır Beausoleil: “Pek çok zorlu engel vardı ama hiçbiri aşılmaz olmayacaktı.

Bobby Beausoleil ve yazar Truman Capote

“Kısa süre sonra hapishanedeki yaşlı bir öğretmenin sponsorluğunu, müdürün onayını, Kenneth’ten ekipman ve birkaç bin dolar ile müzik vizyonumu gerçekleştirmeme yardımcı olacak bir avuç hapishane müzisyeni edindim… Ve sadece birkaç yıl içinde, film için 45 dakikalık tamamlanmış bir müzik parçası hazırlama sözümü yerine getirecektim.” The Freedom Orchestra ismini verdiği, rock ve blues müzisyenlerinden oluşan grubuyla zaman zaman mücadele etse de sonunda filmin müziklerini tamamlayan Beausoleil bunu da şöyle anlatır.

Lucifer Rising Albüm Kapağı

“Doğrusunu söylemek gerekirse, Lucifer Rising’in film müziği projesinde benimle çalışan müzisyenlerin çoğu, kendi tercihlerine bırakılsalardı, The Allman Brothers, Santana ve Charlie Daniels Band’in şarkılarının coverlarını çalmayı tercih ederlerdi. Kendilerine ve benim büyük minnettarlığıma şükürler olsun ki, yeteneklerini şekillendirip, efsanevi Lucifer’in kibirli mizacına ve değişken eğilimlerine hitap edecek, yüksek sesli besteler yaratmama izin verdiler.”

Filmin müzikleri 1980 yılında Kanada merkezli Lethal Records tarafından plâk olarak basılır. Bu ilk baskının 1000 kopyasının çoğu, Anger tarafından, kendi dokuz filminden oluşan ve her zaman Lucifer Rising ile sona eren Magick Lantern Cycle gösterimlerinde satılır.

Ajna Firması Tarafından Çıkarılan 4 Lp’lik Set

Beausoleil, film müziğini 2005 yılında, 1967 versiyonunu da içeren Arcanum etiketiyle iki disklik bir CD paketinde yeniden yayınlar. The Magick Powerhouse of Oz ile kaydettiği tüm versiyonlar da Ajna firması tarafından 4 Lp’lik bir set olarak satışa sunulur. Beausoleil, kutu setinin kapak yazısında müziği besteleme ilhamını şöyle anlatır: “1967’de Lucifer rolü için ilk seçildiğimde, rolüm bana yeni bir çağın şafağını müjdelemek üzere yükselen ve sevgi ruhunu temsil eden itaatsiz meleğin tasviri olarak tanımlanmıştı.

Lucifer Rising Film Afişi

On yıl sonra yeniden kavramsallaştırılan Lucifer Rising’in müziklerini besteleyip kaydettiğimde, efsanevi Lucifer’in umutsuzluk çukurundan uyanışını, meşalesini yeniden alevlendirişini ve kendi yok oluşunun küllerinden bir Anka Kuşu gibi yükselişini çağrıştıran bir müzikle hikâyeyi anlatmak için kendi yaşam deneyimlerimden yararlandım.” Bu arada, Anger ile yollarını ayırmış olsalar bile Jimmy Page de film için yaptığı çalışmaları toplamış ve “Lucifer Rising and Other Sound Tracks” ismiyle, 2012’nin bahar ekinoksuna denk gelecek şekilde plak olarak bastırmıştır.

GAYRİMEŞRU EVLAT GRAHAM BOND

Aleister Crowley’nin gölgesinin düştüğü bir diğer İngiliz müzisyense 1937 Essex doğumlu Graham Bond’dur. Her ne kadar Rock müziğin dışında yer alsa da Blues ile Caz arasında mekik dokuyan Bond, İngiliz Blues ve R&B hareketinin kurucusu Alexis Korner kadar bu müziğin önemli isimlerindendir. Müzikte deneysellikten hiç korkmayan Bond, Mellotron’u(**) Britanya dinleyicisine tanıtan, Hammond orgu sahneye taşıyan öncülerdendir. O kadar ki Jon Lord, Hammond hakkında bildiği pek çok şeyi Bond’dan uygulamalı olarak öğrendiğini söylemiştir. Bir söyleşisinde şunları söyler Bond: “Ülkede Hammond orgunu taşıyarak dolaşan ilk kişi bendim. Hammond’u parçalara ayırarak taşımaya ben öncülük ettim. O zamanlar bunu yapmak zorundaydık, yoksa bir yerden bir yere taşımak imkânsızdı.”

Graham Bond, Hammond İle

Daha 15 yaşındayken bir Caz grubu kurmaya karar veren, kronik astım hastası olduğu için ciğerlerini ve nefesini güçlendirmek amacıyla Alto-Saksafon çalmaya başlayan Bond, davulcu Terry Lovelock ve piyanist Colin Wild ile kurdukları ilk grupları Terry Graham Trio’dan itibaren Londra’da pek çok Caz grubunda sahne alır. Caz sahnelerinde katıldığı jam sessionlarda çaldığı saksafon, kimi dinleyici ve müzisyenler tarafından fazla avangart bulunur. Muddy Waters ile Charles Mingus arasında salınarak müzik yapan Alexis Korner’ın grubu Blues Incorporated’da yer alması, isminin daha sık duyulmasını sağlar. Kulüp sahnelerindeki yoğun temposuna rağmen, konser aralarında davulcu Ginger Baker ve kontrbasçı Jack Bruce ile birlikte Hammond Org Trio ismiyle küçük konserler verir.

Graham Bond Organization Albüm Kapakları

Korner ile yaşanan bir tartışma sonrasında Blues Incorporated’dan ayrılmaya karar veren Bond ile Baker ve Bruce üçlüsüne, o sıralarda Georgie Fame’in grubundan ayrılan John McLaughlin de katılır. Grubun ismi artık Graham Bond Quartet’tir. Ancak McLauglin’in gruptaki ömrü uzun sürmez. “Sürekli mızmızlanıyordu” diyen Ginger Baker tarafından gruptan uzaklaştırılır. Bu kısa dönemde McLaughlin sadece müzikal bir tecrübe edinmez, Graham Bond vasıtasıyla okültizmle de tanışır ve Bond’dan Tarot kartlarının nasıl yorumlandığını öğrenir. Bond ise okültizmde giderek derinleşecektir.

Graham Bond Organization

1964’te ismi Graham Bond Organization -yahut Britanya yazımıyla Organisation– olarak değişen grubun bir sonraki yıl iki albümü Columbia etiketiyle piyasaya sürülür: “The Sound of 65” ve “There’s A Bond Between Us”. Bir dönem The Who grubunun yaşadığı prodüksiyon sorununa verdikleri destekle tanınırlıkları artsa da ticari olarak çok da başarılı olamazlar. Melody Maker muhabiri Chris Welch’in yüksek sesli, hipnotik ve nevrotik olarak nitelendirdiği Graham Bond’un müziği sınırları zorlamaktadır. Daha da kötüsü grubun üyeleri alkol ve uyuşturucuya iyice gömülmüşlerdir. Baker’ın alıştırmasıyla eroine başlayan Bond’un evliliğinin sona ermesi gibi, grup da yavaş yavaş çözülür. Ginger Baker, gruptan ayrılarak Eric Clapton ve Jack Bruce ile birlikte çalışmaya başlar ve böylece Cream grubu kurulmuş olur.

Gruba katılanlar ve çıkanlarla müzik yapmaya bir dönem daha devam etse de işler Bond için hep kötüye gider. Çok da iyi müzisyenlerden oluşmayan ancak bağlantıları güçlü olan Hollandalı The Fool grubuyla çalışmaya başlayan ve bu bağlantıları vasıtasıyla grupla birlikte Amerika’ya giden Bond burada, hiç yayınlanmasa da Jimi Hendrix, Jefferson Airplane ve Grateful Dead’le kayıtlar yapar. 1968’de Los Angeles merkezli The Wrecking Crew grubunun davulcusu Hal Blaine ile birlikte yaptığı, müzik eleştirmenlerince görmezden gelinen, org ağırlıklı bir Blues albümü olan “Love Is The Law” ise Aleister Crowley’nin öğretilerine olan bağlılığına dair şarkılardan oluşmaktadır.

Graham Bond. Love Is The Law Albüm Kapağı

Bond’un bu tutkusunun temelinde, kendisinin Crowley’in gayrımeşru oğlu olduğu fikri yatmaktadır. Söylentiye göre Aleister Crowley’nin, 1937 yılında doğan bir başka oğlunu Essex’de bir yetimhaneye terk etmesi ve aynı sene Essex’de doğan kendisinin de bir yetimhaneden evlat edinilmesi, Bond’da bu inancı doğurmuştur. Stüdyo kayıtlarında uyguladığı kimi ritüeller (böyle bir kaydın sonunda duvarların alev alması grup üyelerini dehşete düşürmüştür), imzasını Aleister Crowley diye atması, kendisini Büyük Britanya Büyücüsü olarak tanımlaması da bu inancının sonucudur hep.

Graham Bond ve Hollandalı The Fool grubu

Amerika dönüşü kurduğu Graham Bond Inititation grubuyla konserler veren, kayıtlar yapan Bond, aynı zamanda Ginger Baker’ın grubu Airforce’a da dahil olur. Ancak Airforce’un sürekli değişen kadrosu nedeniyle pek çok çalışmanın iptal edilmesi sonucu, Baker Afrika’ya gider, Bond ise kendi solo çalışmalarına döner.
1970 yılının sonlarına doğru, eski dostlarını da toplayarak bir albüm çıkarmayı başarır Bond. Albümün ismi yine Crowleyci bir geleneği imler: “Holy Magick”. Albüm, müzik basını tarafından geniş çapta eleştiriye tabi tutulur; Beat Instrumental dergisinin bir eleştirmeni, “İnançları hakkında yorum yapmıyorum ama bu sıkıcı albümün birçok kişiyi Büyük Bilgelik’e çevireceğinden şüpheliyim,” diye yazar.

Holy Magick Albüm Kapağı

Disc and Music Echo dergisinde, “Holy Magick tamamen okült ve Yüce Güçlerin gizemleriyle ilgili… Eğer müzik zevkiniz için plak alıyorsanız, burada pek bir şey bulamazsınız,” diye alaycı bir yorum yayınlanır. Sounds dergisi ise, “Holy Magick kesinlikle samimiyetin ürünü ama etkisi sınırlı olacaktır,” diyerek aynı görüşte bir başka eleştiri sunar.

Tekrar toparlanan Airforce grubunun “Airforce II” albümünde yer alan Bond, grubun yeniden dağılmasından sonra kalan üyeleri de kapsayan yeni grubunu kurar: Graham Bond with Magick. 1971 yılında çıkardıkları albümün ismiyse “We Put Our Magick on You”dur. “Forbidden Fruits”, “Druid”, “Hail Ra-Harakhite” gibi parçalarla Crowley’e olan bağlılığını bir kez daha gösterir ancak konserlere ve stüdyo çalışmalarına rağmen bu grubun da ömrü uzun sürmez.

1970 yılında evlendiği, kendisi gibi büyüye yoğun ilgisi olan Jamaika asıllı Amerikalı vokalist, perküsyonist ve besteci Diane Stewart’ın da dahil olduğu pek çok stüdyo kaydı ve konsere rağmen, Bond’un hem uyuşturucuyla yaşadığı sorunlar hem de üvey kızına tacizde bulunmak gibi dengesiz davranışları, kişisel yaşamında olduğu gibi -Diane ile boşanırlar- müzikal anlamda da çöküşünü hızlandırır. Tüm bunlara rağmen David Essex, Ringo Starr ve Keith Moon gibi isimlerin yer aldığı bir Rock’n Roll nostalji filmi olan That’ll Be the Day’de rol almış, John Dummer Blues Band ile de çalışmış, vokalist/klasik kemancı Carolanne Pegg ve yeni grubu Magus ile çalmıştır.

1974 başında geçirdiği büyük bir kriz sonrasında yattığı hastaneden çıktıktan bir ay sonra, 8 Mayıs 1974’te bir trenin altında kalarak yaşama veda eder Graham Bond. Son döneminde uyuşturucu kullanmadığını ancak özellikle büyü gibi okült pratiklerle daha fazla ilgilendiğini anlatır dostları. Bir görgü tanığına göreyse düşmemiş, kendisini trenin önüne atmıştır. Ölümünden bir gün önce bir müzik gazetesini arayarak röportaj ayarlayan birisinin intihar etmesi pek olağan olmasa da; duygusal dengesizliklerin kişiyi böyle bir eyleme itmesi de göz ardı edilemez sanırım.

David Bowie Crowley’e Benzemeye Çalışırken

Aleister Crowley’nin gölgesinin düştüğü daha pek çok müzisyen var elbette. 1971 tarihli “Quicksand” şarkısı ve eski Mısır kıyafetli fotoğrafıyla David Bowie; Crowley’nin bir kitabından ve o anda stüdyoda bulunan Tarot kartlarından etkilenerek, Randy Rhodes ve Bob Daisley ile birlikte besteledikleri ve ilk solo albümünde yer alan “Mr. Crowley” şarkısıyla Ozzy Osbourne; Crowley’nin bir Cambridge profesörünün bedeninde yeniden doğmasının anlatıldığı 2008 yapımı Chemical Wedding’in senaryosunu yazan Bruce Dickinson ilk akla gelenler.

Mr. Crowley. Ozzy Osbourne

Ancak başta da belirttiğim gibi konuyu sınırlamak gerekiyor. Okültizmi bir satış stratejisi olarak değil, tutkulu bir arayışın pratiği olarak gören ve bunu müziğine yansıtmaya çalışanları anlatmaya çalışacağım uzun bir yazının ilk bölümü bu. Aklın reddettiği, kurumsal dinlerin lanetlediği, kapitalizmin sömürdüğü bu aykırı dünyanın karanlığında göz ve kulak alışana kadar el yordamıyla yürümeye devam…

Bruce Dickinson ve Chemical Wedding

*Moog Synthesizer: Amerikalı mühendis Robert Moog tarafından 1964 yılında icat edilen modüler bir synthesizerdır.
** Mellotron: 1963 yılında Birmingham’da geliştirilen, kaydettiği farklı enstrüman sesleriyle geniş kullanım alanı olan elektromekanik ve klavyeli bir alettir.

NOT: Kapak resmi, iyi bilinen ‘Flammarion oyması’dır. Fransız gökbilimci Camille Flammarion‘un L’atmosphère: météorologie populaire (1888) adlı kitabında ilk kez yer alan, kimliği belirsiz bir sanatçıya ait bir ağaç oymasıdır.
Bu oyma, insanlığın bilgi arayışının, ister bilimsel ister mistik olsun, metaforik bir illüstrasyonu olarak kullanılır.
Gravür, sınırlı insan algısı ile evrenin muazzam, karmaşık gerçekliği arasındaki karşıtlığı vurgular ve entelektüel ve ruhsal engelleri aşmaya teşvik eder.

STÜDYOİMGE sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin